Dünkü yazıda, Türkiye Cumhuriyeti’nde yalnızca rejimin ciddi bir değişim sürecine girdiğini değil, aynı zamanda bir Türkiye İmparatorluğu kurma girişiminin hayata geçirilme aşamasına geldiğini ileri sürdüm. Bugün bu iddiayı bir adım daha ileri götürüyorum. Karşımızdaki soru oldukça zor: Kapitalist dünya düzeni içinde bir ulus-devlet imparatorluk kurmayı başarabilir mi? Yoksa ulus-devletin imparatorluk kurma girişimi kaçınılmaz olarak emperyalizmle mi sonuçlanır?
Bu soruyu yanıtlamak için önce imparatorluk ile emperyalizmi birbirinden ayırmak gerekiyor. Günlük dilde bu iki kavram çoğu zaman aynı anlamda kullanılıyor. Oysa Karatani’nin 2018’de yayımlanan “Neoliberalism as a Historical Stage” (Tarihsel Bir Aşama Olarak Neoliberalizm) başlıklı yazısında gösterdiği gibi, imparatorluk ile emperyalizm iki farklı tarihsel düzene aittir. Aralarında tarihsel bir ilişki bulunsa da aynı siyasal örgütlenme biçimini ifade etmezler.
İmparatorluk, kapitalizm öncesi bir siyasal örgütlenme biçimidir. Farklı halkları, dinleri ve toplulukları aynı kimlik içinde eritmeden ortak bir merkeze bağlar. Merkez, bu topluluklardan vergi ve siyasal bağlılık ister; karşılığında onlara güvenlik ve düzen sağlar. Karatani bu ilişkiyi B mübadele tarzı olarak adlandırır. Bu mübadelede topluluklar devletin egemenliğini kabul eder, devlet de onları iç ve dış tehditlere karşı korur.
Emperyalizm ise kapitalist dünya düzenine aittir. Burada amaç yalnızca belirli bir ulus-devletin egemenlik alanını genişletmek değildir. Asıl amaç, pazarların, sermaye hareketlerinin, ticaret yollarının ve nüfuz alanlarının denetiminde üstünlük sağlamaktır. Emperyalist bir ulus-devletin başka bir devleti kendi sınırlarına katması gerekmez. O devletin güvenlik siyasetini, ekonomisini ve dış ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmesi yeterlidir. İmparatorluk, farklı toplulukları koruma ve bağlılık ilişkisi içinde ortak bir merkeze bağlarken emperyalizm, başka ulus-devletleri ve toplumları kapitalist rekabetin gerekleri doğrultusunda kendi nüfuz alanına çekmeye çalışır.
Yazılarımı izleyenler, kapitalizm derken yalnızca piyasayı ya da sermaye ile emek arasındaki ilişkiyi kastetmediğimi bilir. Karatani’nin izinden giderek kapitalizmi, sermaye–ulus–devlet üçlüsünün oluşturduğu bir bütün olarak ele alıyorum. Kapitalizm, bu üç unsurun birbirinden ayrılamaz biçimde birleşmesiyle ortaya çıkan dünya sistemidir.
Karatani’nin bu çetin soruya verdiği yanıt açık ve ikirciksizdir: Bir ulus-devlet imparatorluk kurmaya kalkıştığında bu girişim emperyalizmle sonuçlanır. Bunun temel nedeni, girişimi başlatan devletin sermaye–ulus–devlet yapısına bağlılığını sürdürmek zorunda olmasıdır. Başka bir deyişle, kapitalist dünya sistemi içinde hiçbir ulus-devlet, diğer devletlerle çatışmayı göze almadan bu üçlü yapının dışına çıkamaz. İmparatorluk kurma girişimi bu nedenle sermaye birikimi, ulusal çıkar ve devletler arası rekabet tarafından belirlenir. Kurulmak istenen imparatorluktur; ortaya çıkan ise yeni bir emperyalist nüfuz alanı olur.
Bu önermeden hareketle, teorik olarak mümkün olmayan bir siyasal girişimin pratikte denenmeyeceğini söyleyemeyiz. Devletleri yönetenler bu önermeyi bilseler ve anlasalar bile kendi ülkelerini tarihsel bir istisna olarak görebilirler. Geçmişte başarılamayan bir şeyi bu kez başaracaklarına inanabilirler. Kendi girişimlerini başka halklara hükmetme çabası olarak görmeyebilirler. Tam tersine, geniş bir coğrafyaya barış, güvenlik ve refah getirmeyi amaçladıklarını düşünebilirler.
Japonya’nın geçen yüzyılın ilk yarısındaki girişimi bunun önemli bir örneğidir.
Japonya’nın Ortak Refah Alanı
Japonya 1931’de Mançurya’yı işgal etti. Bir yıl sonra burada Mançukuo adlı bir devlet kuruldu. Bu devlet görünüşte bağımsızdı, ancak gerçekte Japonya’nın denetimi altındaydı.
Çin’le 1937’de başlayan savaşın ardından Başbakan Konoe Fumimaro, 1938’de “Doğu Asya’da Yeni Düzen” düşüncesini açıkladı. Bu düşünce, 1940’ta Dışişleri Bakanı Matsuoka Yōsuke tarafından ilan edilen Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı projesiyle daha belirgin bir biçim kazandı.
Japonya, Batılı devletlerin Asya’daki sömürge düzenine son vereceğini söylüyordu. Asya halkları kendi güvenliklerini sağlayacak, birlikte kalkınacak ve Batı’nın müdahalesinden kurtulacaktı. Japonya ise bu yeni düzenin öncülüğünü üstlenecekti.
Proje Japonya ve Mançukuo ile sınırlı kalmadı. Japon denetimindeki Çin yönetimi, Tayland, Burma ve Filipinler de zamanla bu alana katıldı. Bu yönetimlerin temsilcileri 1943’te Tokyo’da düzenlenen Büyük Doğu Asya Konferansı’nda bir araya geldi. Hindistan’ın bağımsızlığı için mücadele eden Subhas Chandra Bose’un geçici Azad Hind yönetimi de konferansta yer aldı.
Söylem güçlüydü: Asya, Asyalıların olacaktı. Batı emperyalizmi sona erecek, halklar özgürleşecek ve birlikte kalkınacaktı.
Ortaya çıkan düzen ise bu olmadı. Japonya diğer halklarla eşit bir ortaklık kurmadı. Kendisini düzenin askerî ve siyasal merkezine yerleştirdi. İşgal edilen ülkelerin kaynaklarını, üretimini ve emeğini Japon savaş ekonomisinin ihtiyaçlarına bağladı. Ortak güvenlik, Japon askerî hâkimiyetine dönüştü. Ortak kalkınma ise Japonya’nın çıkarlarına hizmet etti.
Çinliler, Koreliler ve diğer Asya halkları Japonya’nın kendileri adına kurduğu bu düzeni kabul etmedi. Japonya’nın imparatorluk kurma girişimi, bu halkların karşısına Japon emperyalizmi olarak çıktı. Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı, Japonya’nın 1945’teki yenilgisiyle sona erdi.
Bu deneyim Karatani’nin önermesini doğruluyor. Bir ulus-devlet, başka halkları kendi öncülüğünde birleştirerek imparatorluk kurmaya çalıştığında ulusal çıkarından vazgeçemiyor. Eşitlik iddiasıyla başlayan birlik, merkez devletin üstünlüğüne dönüşüyor.
Peki Türkiye’nin olası benzer bir girişimi de aynı sonuca mı ulaşır?
Türkiye’nin farklı bir imkânı var mı?
Türkiye’nin bugünkü girişimi ile Japonya’nın projesini özdeşleştiremeyiz. Yine de iki girişimin kullandığı dil arasında önemli benzerlikler bulunuyor.
Türkiye, bölgenin sorunlarının bölge ülkeleri tarafından çözülmesini savunuyor. Ortak güvenliği, birlikte kalkınmayı, ekonomik bağlantıların güçlendirilmesini ve dış müdahalelere daha az bağımlı bir bölgesel düzen kurulmasını bu yaklaşımın parçaları olarak görüyor.
Hakan Fidan’ın son yıllardaki konuşmalarında “bölgesel sahiplenme”, “ortak güvenlik”, “ortak kalkınma”, “bağlantısallık”, “barış ve refah” kavramları birlikte kullanılıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da yeni bir “bölgesel güvenlik ve işbirliği mimarisi”nin başlangıcı olarak sunuluyor.
Türkiye’yi Japonya’dan ayıran tarihsel özelliklerden biri burada ortaya çıkıyor. Türkiye’deki siyasal İslam geleneğinin kullandığı “millet” kavramı, Türkçeye genellikle “ulus” diye çevrilen modern nation kavramıyla tam olarak örtüşmüyor.
Şerif Mardin’in çalışmalarında gösterdiği gibi, Türkiye’de modern siyasal kavramlar eski İslami anlamları bütünüyle ortadan kaldırmadı. Cumhuriyet, “millet” kelimesini modern nation karşılığında kullandı. “Türk milleti” böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarından oluşan egemen siyasal topluluğun adı oldu.
Siyasal İslam geleneğinde ise millet kavramı daha geniş bir anlam taşır. Yalnızca bir devletin yurttaşlarını veya tek bir etnik topluluğu anlatmaz. Ortak din, tarih, ahlak ve kader etrafında oluşan daha geniş bir topluluğu ifade eder. Bu milletin parçası olmak için Türk olmak gerekmez. Bir kişi Kürt, Arap veya Türkmen kimliğini koruyarak da bu topluluğun parçası olabilir.
Bugünkü iktidarın dilinde bu iki millet anlayışı yan yana duruyor. Bir tarafta Türk milleti, millî bütünlük ve üniter devlet vurgusu bulunuyor. Diğer tarafta “milletimiz”, “kardeş halklar”, “medeniyetimiz”, “gönül coğrafyamız” ve “bin yıllık beraberlik” gibi daha geniş bir topluluğa işaret eden kavramlar kullanılıyor.
Bu belirsizlik siyasal bir işlev görüyor olabilir. İktidar, içeride Türk ulus-devletinin anayasal yapısını korurken dışarıda daha geniş bir millet anlayışını harekete geçiriyor olabilir.
Kürtler neden bu projenin merkezinde?
Türkiye Cumhuriyeti, farklı kökenlerden gelen nüfusun büyük bölümünü yüz yıl içinde Türk ulusal kimliği etrafında birleştirdi. Kürtlerin önemli bir bölümünde ise aynı sonucu elde edemedi.
Kürtler Türkiye’nin dışında kalmadı. Türkiye piyasasının, devlet kurumlarının, kamu hizmetlerinin ve siyasal hayatının ayrılmaz bir parçası oldular. Kürtlerin önemli bir bölümü devlete ve Türkiye toplumuna bağlandı. Ancak Türk ulusal kimliğini benimsemedi.
Bugünkü yeni süreç bu tarihsel soruna farklı bir cevap veriyor olabilir:
Kürtlerin Türk olması gerekmiyor. Türkler ve Kürtler zaten daha geniş bir milletin üyeleridir.
Bu yaklaşım, Kürtleri ayrı bir kurucu ulus olarak anayasal düzene yerleştirmeyi gerektirmiyor. Türk ulus-devletinin hukuki yapısı korunurken Kürt kimliğinin kabul edilmesine ve Kürtlerle yeni bir siyasal ilişki kurulmasına imkân veriyor.
Çerçeve yasada “Kürt” kelimesi geçmiyor. Buna rağmen devlet, Kürt siyasal hareketiyle doğrudan görüşüyor ve onu sürecin muhatabı olarak kabul ediyor. Böylece Kürtleri hukuken ayrı bir ulus olarak tanımadan, Kürt kimliğinin temsilcileriyle siyasal bir ilişki kuruyor.
Bu gelişme yalnızca Türkiye’nin iç barışıyla ilgili olmayabilir. Türkiye’nin Orta Doğu için tasarladığı bölgesel düzenin içerideki ilk örneği de olabilir.
Türkiye’nin Irak ve Suriye’deki Kürtlere, Araplara ve Türkmenlere inandırıcı bir ortaklık önermesi için önce kendi Kürtleriyle yeni bir düzen kurması gerekiyor. İçeride Kürt kimliğini bastırmayı sürdüren bir Türkiye, dışarıdaki Kürtlere “Kimliğinizi koruyarak bizimle birlikte hareket edebilirsiniz” diyemez.
İçeride şu iddiayı gösterebilirse durum değişir:
Bakın, Türkiye’de Türklerle Kürtler kimliklerini kaybetmeden aynı milletin parçaları olarak barış içinde yaşayabiliyor. Aynı güvenlik ve refah düzenini bölgede de birlikte kurabiliriz.
İçerideki Kürt düzenlemesi böylece dışarıdaki bölgesel siyasetin kaldıracına dönüşebilir.
Japonya’nın sahip olmadığı şey
Japonya, Asya halklarını “Asyalılık” düşüncesi etrafında birleştirmeye çalıştı. Ancak Japonlarla Çinlileri, Korelileri ve Güneydoğu Asya halklarını ortak bir siyasal topluluk hâline getirecek güçlü bir bağ kuramadı. Sonunda düzenin merkezine Japon ulusu ve Japon imparatoru yerleşti.
Türkiye ise başka tarihsel ve toplumsal kaynaklara başvuruyor: İslam, millet, ümmet, Osmanlı geçmişi ve ortak tarih. Bölge halklarının uzun süre aynı siyasal düzen içinde yaşamış olması da bunlara ekleniyor.
Türkiye bölgeye bütünüyle dışarıdan gelen bir güç değildir. Kendi sınırları içinde büyük bir Kürt nüfusa sahiptir. Irak ve Suriye’de Türkmenler, Türkiye’de ise Araplar yaşamaktadır. Ticaret, göç, akrabalık ve din üzerinden sınırların iki tarafını birbirine bağlayan güçlü toplumsal ilişkiler vardır.
Irak ve Suriye’deki devlet yapıları savaşlar sonucunda zayıfladı. Bu durum Türkiye’ye Japonya’nın karşılaştığından farklı bir hareket alanı açtı. Bu ülkelerdeki bazı Kürt, Türkmen ve Sünni Arap aktörler güvenlik, ekonomik gelişme ve siyasal korunma ihtiyaçları nedeniyle Türkiye’yle yakın ilişki kuruyor.
Bütün bunlar Türkiye’nin imparatorluk kurabileceğini kanıtlamaz; yalnızca Türkiye’deki yöneticilerin böyle bir girişimi neden mümkün gördüklerini açıklar.
İmkân ile açmaz arasındaki Türkiye
Türkiye’nin Japonya’dan farklı tarihsel ve toplumsal imkânlara sahip olduğunu kabul edebiliriz. Karatani’nin işaret ettiği açmaz ise ortadan kalkmış değildir.
Millet anlayışı Türk ulusunun sınırlarının ötesine geçebilir. Devletin, ordunun ve sermayenin merkezi ise yine Türkiye’de kalacaktır. Kürtler ve Araplar ortak milletin parçaları sayılabilir. Ortak düzenin kararlarını kimin alacağı sorusu yine yanıtsız kalır.
Türkiye eşit ortaklardan biri mi olacak, yoksa koruyucu merkez mi? Ortak güvenliğin tehditlerini kim tanımlayacak? Ekonomik projelerden elde edilen kazanç nasıl bölüşülecek? Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarıyla bölgedeki Kürtlerin ve Arapların talepleri çatıştığında hangisi üstün gelecek?
Japonya’nın imparatorluk girişimi işte bu noktalarda emperyalizme dönüştü. Ortaklığın merkezi olmakla ortaklar üzerinde üstünlük kurmak arasındaki sınır ortadan kalktı.
Türkiye’nin tarihsel mirası ve millet anlayışı bu açmazı aşmaya yeter mi? Barış, kardeşlik ve ortak refah söylemi sonunda Türkiye merkezli yeni bir emperyalizmin diline mi dönüşecek?
Bugün bu sorulara kesin bir cevap veremeyiz. Bunun için Türkiye’nin son on yılda Irak’ta, Suriye’de ve Körfez’de kurduğu ilişkilere daha yakından bakmak gerekiyor.
Bir sonraki yazıda Türkiye’nin Kürtler, Araplar ve Türkmenlerle hangi ilişkileri kurduğunu ele alacağım. Irak ve Suriye’de hangi sorunları çözmeye çalıştığını inceleyeceğim. Suudi Arabistan ve Pakistan’la oluşturduğu yeni güvenlik düzeninin nereye gittiğine bakacağım. İçerideki Kürt sürecinin bu bölgesel girişimde nasıl bir kaldıraç olarak kullanıldığını da tartışacağım.
