Bugünü Anlamak İçin Son Yüzyıla Bakmak
İran Savaşı’yla birlikte dünya siyasetinde yeni bir döneme girildiği açık biçimde görülmektedir. 1990’ların başında büyük bir özgüvenle ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni” sona ermiş; ancak onun yerine istikrarlı, bütünlüklü ve herkes tarafından kabul edilmiş yeni bir dünya düzeni kurulamamıştır. Bugünün dünyası, giderek derinleşen bir düzensizlikle tanımlanmaktadır. Bu düzensizliği anlamak için yalnızca güncel gelişmelere bakmak yeterli değildir. Bugünü kavramanın yolu, 20. yüzyılın başından günümüze uzanan büyük tarihsel dönüşümlerin hikâyesini yeniden okumaktan geçer.
Dünya siyasetinde gelecek belirsizleştiğinde, geçmiş yalnızca geride kalmış olayların toplamı olmaktan çıkar; bugünün çatışmalarını anlamanın anahtarı hâline gelir. İran Savaşı da bu nedenle yalnızca bölgesel bir kriz olarak değil, uzun süredir çözülmekte olan küresel düzenin yeni bir kırılma noktası olarak ele alınmalıdır. Bu savaşın anlamını kavrayabilmek için 19. yüzyıl liberal dünya düzeninden İngiliz hegemonyasının çözülüşüne, Sovyetler Birliği’nin doğuşundan ABD merkezli savaş sonrası düzene, neoliberal küreselleşmeden 2008 krizine ve Çin’in yükselişine kadar uzanan tarihsel çizgiye bakmak gerekir.
19. Yüzyıl Liberal Dünya Düzeni ve İngiliz Hegemonyası
19. yüzyılda şekillenen liberal dünya düzeni, çoğu zaman kesintisiz ve homojen bir serbest ticaret sistemi olarak ele alınsa da, gerçekte İngiliz hegemonyasının farklı tarihsel evrelerinden oluşan dinamik bir yapı olarak anlaşılmalıdır. 1810’lardan itibaren İngiltere’nin Sanayi Devrimi’nden kaynaklanan üretim üstünlüğü, deniz ticareti üzerindeki hâkimiyeti, finansal kapasitesi ve dünya piyasalarına erişim gücü, bu düzenin maddi temelini oluşturdu. Bu dönemde liberalizm yalnızca bir siyasi ideoloji değil, İngiliz sanayi sermayesinin dünya ölçeğinde genişlemesini mümkün kılan hegemonik bir düzenleme biçimiydi. İngiltere açısından serbest ticaret, evrensel bir ilke olarak sunulsa da, tarihsel olarak belirli bir güç konumuna dayanıyordu. İngiliz sanayisi rakiplerine göre daha gelişmiş olduğu için, gümrük duvarlarının kaldırılması ve piyasaların açılması İngiltere’nin çıkarına geliyordu. Bu nedenle 19. yüzyılın erken dönem liberal düzeni, biçimsel olarak serbest ticaret ilkelerine dayanırken, özünde İngiliz üretim, ticaret ve finans üstünlüğünün kurumsallaşmış ifadesiydi.
Ancak bu düzen 19. yüzyıl boyunca aynı biçimde devam etmedi. 1870’lere gelindiğinde Almanya, ABD ve Japonya gibi yeni güçlerin yükselişi İngiliz üstünlüğünü aşındırmaya başladı. Bu ülkeler, İngiltere’nin daha önce ulaştığı sanayi kapasitesine erişebilmek için korumacı, merkantilist ve devlet destekli sanayileşme politikalarına yöneldiler. Böylece dünya ekonomisi, serbest ticaretin genişlediği bir alan olmaktan çok, yükselen güçlerin kendi sermaye birikimlerini güvence altına almak için rekabet ettiği bir alana dönüştü.
Bu noktada İngiltere’nin konumu da değişti. İngiltere liberal söyleme bağlı kalmayı sürdürse de, pratikte giderek emperyalist ve merkantilist araçlara başvurdu. Sömürge alanlarının genişletilmesi, stratejik ticaret yollarının denetimi, hammadde kaynaklarının güvence altına alınması ve finansal nüfuz bölgelerinin oluşturulması İngiliz politikasının temel unsurları hâline geldi. Dolayısıyla 1870’lerden sonra İngiltere’nin kurmuş olduğu düzen, ders kitaplarında anlatılan liberal bir serbest ticaret düzeni olmaktan çok emperyalist bir dünya ekonomisiydi.
Aynı dönemde dünya ekonomisinde yeni bir sanayi paradigması ortaya çıktı. Çelik, kimya, elektrik, makine, demiryolu, gemicilik ve daha sonra petrol gibi sektörler sermaye birikiminin yeni motorları hâline geldi. Bu sektörler, önceki sanayi dallarına kıyasla daha yüksek sabit sermaye yatırımları, büyük ölçekli üretim yapıları, yoğun teknoloji kullanımı ve güçlü devlet desteği gerektiriyordu. Bu nedenle, yeni sanayi paradigması; devletin daha etkin rol üstlenmesini, finans sermayesinin büyümesini, askerî kapasitenin artırılmasını ve emperyalist yayılma politikalarını aynı anda içeren bir dinamik ortaya çıkardı.
Bu dönüşüm, dünya piyasasının niteliğini de değiştirdi. Bu aşamada rekabet yalnızca ucuz mal üretmek ya da ticaret hacmini artırmak üzerinden değil; stratejik hammaddelere erişim, yatırım alanlarını denetleme, sanayi kapasitesini koruma, finansal ağları kontrol etme ve askerî üstünlük kurma üzerinden yürüyordu. Böylece dünya ekonomisi, liberal bir piyasa olmaktan çok, emperyalist güçlerin paylaşım savaşına sahne olan bir iktidar ilişkileri alanına dönüştü.
Bu bağlamda Birinci Dünya Savaşı’na giden süreç, liberal dünya düzeninin doğal bir krizi olarak değil, 1870’lerden itibaren belirginleşen emperyalist rekabetin yoğunlaşması olarak okunmalıdır. Serbest ticaret bu dönemde fiilen çözülmüş; yerine korumacılık, sömürgecilik, finansal nüfuz alanları ve devlet destekli sanayi rekabeti geçmiştir. Bu nedenle 1910-1940 arasında çöken şey, İngiliz liberal dünya düzeni değildir. Çöken şey, İngiltere’nin kurmuş olduğu fakat çoktan liberal niteliğini yitirmiş olan açık emperyalist bir küresel düzendir.
Sovyetler Birliği’nin Doğuşu ve İki Savaş Arası Kriz
Bu tarihsel kırılmanın en önemli sonuçlarından biri 1917 Rus Devrimi ve Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkışıdır. Sovyetler Birliği yalnızca yeni bir devlet olarak değil, kapitalist dünya ekonomisine karşı alternatif bir kalkınma ve modernleşme modeli olarak sahneye çıktı. Planlı ekonomi, devlet mülkiyeti, hızlı sanayileşme, tarımsal dönüşüm ve dış piyasalara bağımlılığı sınırlama hedefi, Sovyet modelini liberal-kapitalist dünya düzeninden ayırdı.
Sovyetler Birliği’nin ortaya çıkışı, İngiliz merkezli emperyalist düzenin krizinin yalnızca büyük güçler arasındaki rekabeti derinleştirmediğini; aynı zamanda kapitalizmin karşısına sistemik bir alternatif çıkardığını da gösterdi. İki savaş arası dönem bu açıdan çok katmanlı bir kriz dönemiydi. Bir yanda İngiliz hegemonyası çözülüyor, diğer yanda Almanya, Japonya ve ABD gibi güçler dünya piyasasında yeni konumlar elde etmeye çalışıyordu. Aynı süreçte Sovyetler Birliği, kapitalist dünya sisteminin dışında alternatif bir sanayileşme ve kalkınma yolu kuruyordu.
İkinci Dünya Savaşı Sonrası ABD Merkezli Düzen
İkinci Dünya Savaşı sonrasında temel soru, uluslararası düzenin yeniden liberal bir ideoloji temelinde kurulup kurulamayacağıydı. Bu kez bu görevi İngiltere değil, yeni hegemonik güç konumuna yükselen ABD üstlendi. ABD’nin üretim kapasitesi, finansal üstünlüğü, askerî gücü ve dolar merkezli para sistemi, savaş sonrası liberal dünya düzeninin temel dayanaklarını oluşturdu.
Ancak savaş sonrası düzen, siyaset felsefesinde anlatılan türden ideal bir liberal dünya düzeni değildir. Fiilî düzen Soğuk Savaş koşullarında kuruldu. Sovyetler Birliği’nin varlığı, ABD öncülüğündeki kapitalist blokun sınırlarını ve biçimini doğrudan etkiledi. ABD liberal dünya düzenini kurarken yalnızca serbest ticareti ve kapitalist piyasaları genişletmeyi değil, aynı zamanda Sovyet etkisini sınırlamayı da hedefledi. Bu nedenle savaş sonrası liberal düzen, özünde jeopolitik bir güvenlik düzeniydi.
Bu durum özellikle çevre ve yarı-çevre ülkeler açısından önemlidir. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sömürgeciliğin son bulmasıyla ortaya çıkan yeni devletler, kalkınma sorununu yalnızca piyasa mekanizmalarıyla çözmeye çalışmadı. Birçok ülke ithal ikameci sanayileşme, devletçilik, planlama, kamu yatırımları ve korumacı politikalarla sanayileşmeye yöneldi. Bu eğilimde Sovyet modelinin varlığı, ulusal kurtuluş hareketleri ve Soğuk Savaş rekabeti belirleyici oldu. Böylece savaş sonrası dönem, kalkınmacı devletin ve planlamacı politikaların da yükseldiği bir dönemdi.
Bu özgün koşuların doğrudan bir sonucu olarak, 1945 sonrası ABD öncülüğündeki düzen, liberal ilkeler ile devlet müdahalesi arasında kurulan özel bir tarihsel uzlaşmaya dayanıyordu. Batı Avrupa’da refah devleti, tam istihdam politikaları, sosyal güvenlik mekanizmaları ve Keynesyen iktisat politikaları bu uzlaşmanın parçalarıydı. ABD, Sovyet alternatifinin varlığı karşısında kapitalizmi daha istikrarlı, daha kapsayıcı ve toplumsal olarak daha kabul edilebilir bir biçimde örgütlemek zorundaydı. Başka bir deyişle, savaş sonrası liberal düzen 19. yüzyıl liberalizminden farklı olarak sosyal devlet, kalkınmacılık ve düzenlenmiş liberal kapitalizm unsurlarını içeriyordu.
1970’ler Krizi ve Neoliberal Dönüşüm
Savaş sonrası düzen 1970’lerde ciddi krizlerle karşılaştı. Kâr oranları üzerindeki baskı, petrol krizleri, altın-dolar değişim sisteminin çökmesi, sanayi rekabetinin artması ve ABD’nin üretim üstünlüğünün aşınması bu düzenin çatlamasına yol açtı. Aynı dönemde Sovyetler Birliği de kendi iç ekonomik sorunlarıyla karşı karşıya kaldı. Planlı ekonominin büyüme kapasitesi zayıflıyor, teknolojik yenilenme sorunları belirginleşiyor ve sosyalist blok küresel rekabette zorlanıyordu.
1970’ler bu nedenle hem ABD merkezli liberal-kapitalist düzenin hem de Sovyet merkezli planlı sosyalist düzenin kriz belirtileri gösterdiği bir dönemdi. Ancak bu iki krize verilen yanıtlar farklı oldu. ABD ve Batı kapitalizmi, krize neoliberal yeniden yapılanma ile karşılık verdi. Sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, finansal piyasaların güçlendirilmesi, sendikal gücün kırılması, özelleştirme, kamu harcamalarının sınırlandırılması ve küresel üretim zincirlerinin yeniden örgütlenmesi bu yanıtın temel unsurlarıydı.
1980’lerden itibaren neoliberalizm, ABD öncülüğünde küresel ölçekte kurumsallaştı. Neoliberalizm devletin ekonomiden çekilmesi ya da piyasaların serbestleşmesi anlamına gelmiyordu. Daha derin anlamda, ABD merkezli sermayenin küresel ölçekte yeniden yapılandırılmasıydı. Finansal serbestleşme, sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılması, özelleştirme, ticaretin serbestleştirilmesi ve üretimin küresel değer zincirleri içinde yeniden örgütlenmesi bu dönemin temel özellikleri oldu.
Bu süreç, 1870 sonrası İngiltere’de görülen dönüşümle belirgin benzerlikler sergiler. İngiltere’de olduğu gibi ABD’de de sanayinin göreli ağırlığı azalırken finans ve ticaret, sermaye birikiminin merkezine yerleşti. Amerikan ekonomisi giderek daha fazla finans, dolar sistemi, teknoloji, fikrî mülkiyet, küresel şirket ağları ve uluslararası yatırım akımları üzerinden örgütlendi. Sanayi üretiminin önemli bir bölümü ise Çin’e ve Asya’nın diğer üretim merkezlerine kaydı.
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması, neoliberal küreselleşmenin önündeki en önemli sistemik alternatifin ortadan kalkması anlamına geldi. Bu gelişme, ABD öncülüğündeki düzenin kendisini evrensel ve alternatifsiz bir liberal düzen olarak sunmasını kolaylaştırdı. 1990’larda küreselleşme söylemi, liberal demokrasinin, serbest piyasanın ve sermaye hareketlerinin dünya çapında yayılmasını tarihsel bir zorunluluk gibi gösterdi. Ancak bu dönem de tarafsız bir liberal evrenselleşme değil, İngiltere vakasında olduğu gibi, ABD merkezli emperyalist bir küreselleşme biçimiydi.
2008 Krizi ve Neoliberal Düzenin Sınırları
2008 küresel finans krizi, ABD öncülüğündeki neoliberal yani son emperyalist dünya düzeninin tarihsel sınırlarını görünür hâle getiren temel kırılma noktalarından biridir. Bu kriz yalnızca finansal piyasalardaki regülasyon boşluklarından doğmuş bir çöküş değil, 1980’lerden itibaren kurulan sermaye birikim rejiminin yapısal kriziydi. Finansallaşma, borçlanma, varlık fiyatları üzerinden büyüme, üretimin küresel ölçekte parçalanması ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi üzerine kurulan model, 2008’de kendi iç çelişkileriyle karşı karşıya geldi.
2008 krizi bir yandan bu çelişkileri görünür kılarken, diğer yandan dünya ekonomisinin ağırlık merkezindeki değişimi de hızlandırdı. ABD ve Batı ekonomileri finansal çöküşün etkilerini yönetmeye çalışırken, Çin üretim kapasitesi, devlet destekli sanayileşme stratejisi ve küresel ticaret ağlarındaki ağırlığıyla daha belirgin bir güç hâline geliyordu. Böylece neoliberal küreselleşmenin ABD merkezli yapısı, kendi içinden yeni bir jeoekonomik rekabet dinamiği üretmiş oldu.
Bu nedenle 2008 sonrası dönem yalnızca neoliberalizmin krizi olarak değil, ABD hegemonyasının sınırlarının açığa çıktığı tarihsel bir eşik olarak değerlendirilmelidir. Kriz, küresel kapitalizmin merkezinde finansallaşmaya dayalı büyüme modelinin sürdürülemezliğini gösterirken, aynı zamanda dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin değişmeye başladığını da ortaya koydu.
Çin’in Yükselişi ve Küreselleşmenin Tersine Dönüşü
2008 sonrasında dünya ekonomisinde belirginleşen en önemli gelişmelerden biri Çin’in yükselişinin görülmedik ölçüde hızlanmasıdır. Çin, neoliberal küreselleşmenin sunduğu üretim ağlarına zaten bir önceki dönemde eklemlenmişti. 2008 sonrasında güçlü devlet kapasitesi, uzun vadeli sanayi politikaları ve teknolojiye dayalı kalkınma stratejisiyle bu ağların pasif bir parçası olmaktan çıktı. Küresel üretimin önemli bir bölümünü üstlenen Çin, yüksek teknoloji, altyapı, finansman ve ticaret ağları üzerinden küresel güç iddiası taşıyan bir aktör hâline geldi.
Bu gelişme ABD açısından yapısal bir çelişki yarattı. Neoliberal küreselleşme, Amerikan şirketlerinin maliyetleri düşürmesini ve kâr oranlarını yükseltmesini sağlarken, aynı zamanda Çin’in üretim kapasitesini büyütmüştü. ABD, küreselleşme aracılığıyla kendi hegemonyasını yeniden üretmeye çalışırken, bu sürecin içinden kendisine rakip olabilecek yeni bir güç doğurmuş oldu. Bu nedenle Çin’in yükselişi yalnızca ekonomik bir başarı hikâyesi değil, son emperyalist dünya düzeninin kendi iç çelişkilerinden doğan tarihsel bir sonuçtur.
2010’lardan itibaren ABD’nin Çin’e yönelik tutumu giderek değişti. Daha önce küresel ekonomiye entegrasyonu desteklenen Çin, bu aşamadan sonra stratejik rakip olarak görülmeye başlandı. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, tedarik zincirlerinin yeniden düzenlenmesi ve askerî-stratejik çevreleme politikaları bu dönüşümün temel araçları haline geldi. Böylece neoliberal küreselleşmenin serbest ticaret söylemi yerini giderek güvenlik, korumacılık ve jeoekonomik rekabet diline bıraktı.
Bu süreç, küreselleşmenin bütünüyle sona erdiği anlamına gelmez. Ancak 1990’larda vaat edilen sınırsız ve uyumlu küreselleşme fikrinin çöktüğü açıktır. Bugün dünya ekonomisi bloklara ayrılarak parçalanmış, yıkıcı rekabet ortamına sürüklenmiş ve güvenlik hedefini önceleyen politikaların şekillendirdiği bir sisteme dönüşmüştür. Küresel piyasa jeopolitik risklere ve stratejik bağımlılıklara göre yeniden yapılandırılmaktadır.
Yeni Korumacılık, Sanayi Politikaları ve Devletin Geri Dönüşü
2008 sonrası dönemin en dikkat çekici özelliklerinden biri, devletin ekonomide yeniden merkezî bir aktör hâline gelmesidir. 1980’lerden itibaren neoliberal söylem, devletin ekonomiden çekilmesini ve piyasaların kendi işleyişine bırakılmasını savunuyordu. Oysa krizler, salgınlar, savaşlar ve tedarik zinciri kırılmaları, devlet müdahalesinin vazgeçilmez olduğunu yeniden gösterdi.
Son yıllarda, ABD ve Avrupa Birliği başta olmak üzere birçok merkez ülke, stratejik sektörlerde sanayi politikalarına geri döndü. Yarı iletkenler, enerji teknolojileri, savunma sanayisi, yapay zekâ, ilaç, kritik mineraller ve yeşil dönüşüm gibi alanlar artık yalnızca piyasa rekabetine bırakılmıyor. Devlet teşvikleri, korumacı önlemler, yerli üretim programları ve güvenlik temelli ticaret politikaları giderek yaygınlaştı.
Bu dönüşüm, liberal dünya düzeninin temel dayanakları sayılan serbest piyasa ve serbest ticaret ilkelerinin, hegemonik güçler tarafından ancak kendi çıkarlarıyla uyumlu oldukları sürece savunulduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Güç dengeleri değiştiğinde ise aynı aktörler korumacılığa, sanayi politikalarına ve stratejik devlet müdahalesine yönelmektedir. Böylece liberal söylem ile hegemonik çıkarlar arasındaki tarihsel gerilimin bugün de bütün canlılığıyla sürdüğü görülmektedir.Yeni korumacılık yalnızca ekonomik bir tercih değildir; aynı zamanda jeopolitik bir stratejidir. Devletler, kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltmaya, enerji güvenliğini sağlamaya, savunma kapasitesini artırmaya ve tedarik zincirlerini güvence altına almaya çalışmaktadır. Böylece ekonomi ile güvenlik arasındaki sınırlar giderek belirsizleşmektedir.
Bir kez daha vurgulamak gerekir ki bütün bu gelişmeler, 19. yüzyılın sonundaki büyük dönüşümü hatırlatmaktadır. O dönemde de yeni sanayi güçlerinin yükselişi serbest ticaret düzenini aşındırmış; dünya ekonomisini korumacı, merkantilist ve emperyalist rekabetin belirlediği bir alana dönüştürmüştü. Bugün de benzer biçimde, ABD merkezli neoliberal küreselleşmenin gerçek niteliği açığa çıkmıştır. ABD’nin “tek kutuplu liberal dünya düzeni” adı altında dayattığı emperyalist düzen, sürdürülebilirliğinin sınırlarına dayanmıştır.
Jeopolitik Kırılmalar ve Düzenin Çöküşü
Bu bağlamda düşünüldüğünde, 2008 sonrasında ekonomik krizle başlayan sarsıntının kısa sürede jeopolitik alana yayılması şaşırtıcı değildir. ABD hegemonyasının sınırlarının görünür hâle gelmesi, Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden güç siyasetine yönelmesi, Avrupa’nın stratejik bağımlılıkları ve Ortadoğu’daki istikrarsızlıklar, ABD emperyalizminin maliyetlerini dünyanın geri kalanı açısından giderek daha katlanılmaz hâle getirmiştir.
Bu dönemde savaşlar ve krizler istisnai olaylar olmaktan çıkarak düzenin işleyiş biçiminin bir parçası hâline gelmiştir. Ukrayna Savaşı, ABD-Çin rekabeti, enerji krizleri, tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve Ortadoğu’daki çatışmalar, küresel sistemin artık tek merkezli bir istikrar üretemediğini göstermektedir. Devletler arası rekabet giderek doğrudan, sert ve çok boyutlu bir nitelik kazanmaktadır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz durum basit bir geçiş krizi değildir. ABD hegemonyası sona ermiştir; fakat onun yerine yeni ve istikrarlı bir dünya düzeni kurulamamaktadır. ABD hâlâ dünya ekonomisi, finans sistemi, teknoloji ve askerî güç açısından önemli ağırlığa sahip bir aktördür. Ancak artık dünyayı tek başına düzenleme kapasitesine sahip değildir. Çin dünyanın en büyük sanayi gücü konumuna gelmiştir; fakat henüz küresel sistemi tek başına kurabilecek hegemonik bir kapasiteye ulaşmış değildir. Avrupa stratejik özerklik arayışındadır. Rusya ise askerî güç üzerinden düzenin sınırlarını zorlamaktadır.
Sonuç Yerine: İran Savaşı ve Hegemonya Krizi
Günümüz dünyası, hegemonik bir geçiş döneminden çok, hegemonya çöküşünün ürettiği krizin belirlediği bir düzensizlik evresidir. Güç merkezleri çoğalmakta; ancak bu çoğalma istikrarlı bir çok kutupluluk üretmemektedir. Aksine, ekonomik bağımlılıkların sürdüğü ama siyasal güvenin azaldığı; ticaretin devam ettiği ama stratejik rekabetin sertleştiği çelişkili bir dünya ortaya çıkmıştır.
İran Savaşı, bu düzensizlik döneminin temel özelliklerinin açığa çıktığı en çarpıcı tarihsel anlardan biridir. Savaş, emperyalistler arası rekabet alanına dönüşen küresel ortamın yeni bir kırılma noktası olarak karşımızda durmaktadır. Önemi de mevcut düzensizliği daha görünür kılmasından kaynaklanmaktadır. ABD bölgedeki etkisini giderek kaybederken; Çin, enerji güvenliği ve ticaret bağlantıları nedeniyle bölgenin savaş sonrası yeniden inşasında söz sahibi olmaya aday görünmektedir. Rusya ise AB’nin dışlayıcı politikaları nedeniyle Ortadoğu’daki denge arayışlarını kendi Avrasya stratejisinin bir parçası hâline getirmiştir. Başta Türkiye ve İran olmak üzere bölgesel aktörler de artık yalnızca büyük güçlerin uzantısı olarak hareket etmemekte; kendi özerk manevra alanlarını genişletmeye çalışmaktadır.
Dolayısıyla İran Savaşı, 1990’ların liberal iyimserliğinin tamamen geride kaldığını gösteren yeni bir eşiktir. Bu nedenle, “şairin dediği gibi”, bu bir “cesur yeni dünya”dır; fakat aynı zamanda çok ama çok tehlikeli bir dünyadır.
