Bugünü Anlamanın İki Yolu: Harari’nin Hikâyesi, Karatani’nin Teorisi
Yapay zekâ, teknolojik yenilikler, jeopolitik gerilimler, ekonomik krizler, savaşlar, enerji rekabeti ve finansal kırılganlıklar bugünün en çok konuşulan başlıkları arasında yer alıyor. Gündemi büyük ölçüde bunlar belirliyor; siyasetin, medyanın ve kamusal tartışmanın dili bu başlıklar etrafında kuruluyor. Bu tartışmalar çok hızlı biçimde geniş kitlelere ulaşıyor ve kısa sürede küresel söylemi oluşturuyor.
Bütün bunların buzdağının görünen kısmı olduğu ise unutuluyor. Daha aşağıda, bu gelişmeleri mümkün kılan ve birbirine bağlayan daha derin ilişkiler var. İnsan topluluklarının nasıl örgütlendiği, iktidarın hangi bağlar üzerinden kurulduğu, piyasanın toplumsal hayatı nasıl dönüştürdüğü, devletin neden yeniden güç kazandığı, toplumların neden hâlâ aidiyet, koruma ve yön duygusu aradığı gibi sorular bu derin düzeyle ilgili. Büyük sözler arasında kaybolan insanların göremediği işte bu düzey.
Bugünü anlamak için popüler tartışmaların hızına kapılmadan, bu derin düzeydeki ilişkilerin nasıl kurulduğuna ve nasıl değiştiğine bakmak gerekir. Peki ama nasıl?
Bu yazıda, bu soruya verilebilecek yanıt için iki farklı düşünme yolunu ele alıyorum: Yuval Noah Harari’nin Sapiens’te kurduğu büyük tarih anlatısı ile Kojin Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı’nda geliştirdiği teori. Harari, insanlık tarihini geniş kitlelerin ilgiyle okuyabileceği bir hikâye olarak anlatır. Karatani ise tarihi, toplumları kuran ilişki biçimleri üzerinden çözümler. Harari, okuru büyük bir insanlık macerasının içine çeker; Karatani ise zor, soyut fakat bugünü anlamak bakımından ciddi bir düşünme çabasına davet eder. Harari’yi okurken insan, sanki başka bir gezegenden dünyamıza bakıyor ve olup biteni anlamaya çalışıyor gibidir. Karatani’yi okurken ise insan, kendisini zihninde yazmaya başlar. Anlatılanın kendi hikâyesi olduğunu önce sezer, sonra onu kendisine anlatabilir.
Harari’nin Sapiens’i, insanlık tarihini avcı-toplayıcı toplumlardan tarıma, devletlere, imparatorluklara, bilime ve kapitalizme uzanan geniş bir çizgi içinde ele alır. Okur, bu çizgide insan türünün nasıl güç kazandığını, dünyayı nasıl değiştirdiğini ve sonunda kendi kurduğu düzenlerin içinde nasıl sıkışıp kaldığını izler. Kitabın etkisi de büyük ölçüde buradan gelir. Harari, dağınık ve karmaşık tarihsel süreci birkaç büyük dönüm noktası etrafında toplar: bilişsel devrim, tarım devrimi, bilimsel devrim. Böylece karmaşık tarih, hiç de zor olmayan basit bir yapı olarak anlaşılır hâle gelmiş olur — ya da öyle sanılır.
Ancak bu basitlik, Sapiens’in sınırını da belirler. Harari, tarihi fazla düzgün bir akış içine yerleştirir. Toplumlar arasındaki farklar, bölgesel ayrımlar, arkeolojik belirsizlikler ve kurumsal çeşitlilik ayrıntı düzeyine indirilir. Peki ya bunlar ayrıntı değil de tarihin ta kendisiyse? Bu soru unutulur gider.
Harari’nin hikâyesinin dayanak noktası, insanın ortak kurgular yaratma yeteneğini tarihin motoru olarak kabul etmesidir. Ona göre dinler, milletler, para, hukuk, şirketler ve insan hakları gibi kurumlar, insanların birlikte inandıkları “hayalî düzenler” sayesinde varlık kazanır. Bu fikir ilk bakışta çarpıcı ve zihin açıcıdır. Nitekim insan toplumlarının yalnızca maddi zorunluluklarla değil; ortak anlamlarla, kabullerle ve inançlarla kurulduğu gerçeğini vurgular. Ancak Harari, bu fikri öylesine geniş bir yaklaşımla kullanmaktadır ki birbirinden çok farklı kurumlar, sanki birbirinden farklı hiçbir maddi temele sahip değilmiş gibi bir sonuç ortaya çıkar.
Devlet yalnızca ortak inanca dayalı bir düzen değildir. Vergi toplar, yasa yapar, sınır çizer, nüfusu kaydeder ve gerektiğinde zor kullanır. Para yalnızca kolektif bir inançtan ibaret değildir. Borç ilişkileri, ödeme sistemleri, devlet otoritesi, piyasa beklentileri ve sermaye hareketleri içinde işler. Şirket de yalnızca hukuki bir “hayal” değildir. Mülkiyet hakları, yatırım kararları, emek süreçleri, risk hesapları ve rekabet ilişkileriyle var olur. Bu kurumları sadece kurgusal düzenler olarak görmek, onların tarihsel ve maddi varlığını yok saymakla sonuçlanır.
Benzer bir sorun Harari’nin tarım devrimi yorumunda da görülür. Sapiens, tarıma geçişi insanlık tarihinin büyük kırılma anlarından biri olarak soyutlar. Harari’ye göre bu dönüşüm, insanı kendi kurduğu düzenin tutsağı hâline getiren en belirleyici eşiktir. Bu yorumun güçlü yanları olduğu inkâr edilemez. Erken tarım toplumlarında emek yükünün arttığı, beslenmenin birkaç temel ürüne bağımlı hâle geldiği, hastalıkların çoğaldığı ve eşitsizliklerin derinleştiği, birçok araştırmacının vurguladığı gelişmelerdir. Ancak tarıma geçiş tek bir anda, tek bir yerde ve tek bir sonuçla yaşanmamıştır. Göçebelik tarımla birlikte devam etmiş, yerleşiklik tarım olmadan da başarılmış, tarıma geçiş öncesinde ortaya çıkmış ritüeller önemini korumuş; bitki türleri, hayvan evcilleştirme, nüfus artışı ve toplumsal karmaşıklık farklı bölgelerde farklı sıralarla gelişmiştir. Harari bu çeşitliliği teorik bir sorun olarak görmemektedir. Oysa tarihin anlamı, bu çeşitliliğin ortaya çıkış nedenlerinde gizlidir.
Karatani işte bu çeşitliliği yaratan nedenleri anlamanın peşinden gider. Bu nedenle insanlık tarihini büyük buluşların, büyük sıçramaların ya da büyük kırılmaların peş peşe geldiği bir hikâye olarak anlatmaz. O, daha temel bir soruya yanıt arar: İnsan toplulukları hangi ilişkilerle kurulur ve varlığını nasıl sürdürür?
Bu açıdan Karatani’yi özgün kılan özellik, bir toplumu anlamak için yalnızca neyi ve nasıl ürettiğine bakmanın yeterli olmayacağını göstermesidir. İnsanların ürettiklerini nasıl paylaştığına, kimin kime karşı yükümlü sayıldığına, güvenliğin nasıl sağlandığına, otoritenin nasıl kurulduğuna, piyasanın ne zaman devreye girdiğine ve sermayenin hangi koşullarda ortaya çıkarak hayatın tümü üzerinde baskın hâle geldiğine bakmak gerekir.
Karatani, bütün bu ilişkileri anlamak için “mübadele tarzları” kavramını geliştirir ve tarih teorisini bu kavram üzerine inşa eder. Buradaki “mübadele” sözcüğünü dar anlamda alışveriş olarak düşünmemek gerekir. Karatani için mübadele, insanların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu anlatan genel bir kavramdır. Armağan vermek de vergi ödemek de mal alıp satmak da devletten korunma beklemek de farklı mübadele ilişkileridir. Bu nedenle Karatani’nin temel kavramı yalnızca piyasa, para ve sermayenin toplumsal sonuçlarını anlamaya odaklanmaz. Bundan daha fazlasına, toplumun farklı bağlarla nasıl kurulduğunu ve değiştiğini anlamaya odaklanır.
Bu çerçevede Karatani, dört temel mübadele ilişkisi biçiminden söz eder. İlki karşılıklılıktır. Küçük topluluklarda, akrabalık bağlarında, cemaatlerde, kabile düzenlerinde ve modern dünyada ulus oluşumunda insanlar, birbirlerine karşılıklı armağan verme yükümlülükleriyle bağlanmış olarak yaşarlar. Bir kişi ulusu için şehit olmayı, yani ulusuna canını armağan etmeyi seçer; çünkü bir gün geride kalan yakınlarına ulusunun sahip çıkacağını, onlara destek olacağını düşünür. Dayanışma burada bu kişinin karakteriyle açıklanamaz. Söz konusu olan bir mübadeledir. Varlığını ulusun varlığına armağan eden kişi, ulusunun onu yalnız bırakmayacağını bilir ya da bunu bekler. Karatani, bu mübadele ilişkisi biçimini A tarzı olarak adlandırır.
İkinci mübadele ilişkisi biçimi devletle ilgilidir. Devlet ortaya çıktığında topluluk içindeki ilişkiler yalnızca karşılıklı armağan verme değeri üzerinden sürmez. Devlet güvenlik sağlar, düzen kurar, yasa koyar, vergi toplar, nüfusu kaydeder ve gerektiğinde zor kullanır. İnsanlar devlete tabi olur; bunun karşılığında koruma, düzen ve maddi destek bekler. Karatani, bu mübadele ilişkisi biçimini B tarzı olarak adlandırır.
Üçüncü mübadele ilişkisi biçimi piyasa ve sermaye ile ilgilidir. Mal ve para dolaşımı piyasa kanalıyla yaygınlaşmaya ve çeşitlenmeye başladığında, insanların arasındaki bağlara bir yenisi eklenmiş olur. İnsanlar bundan böyle birbirlerine doğrudan topluluk bağıyla ya da siyasal itaatle değil; fiyat, sözleşme, borç ve rekabet ilişkileriyle bağlanır. Karatani, bu mübadele ilişkisi biçimini C tarzı olarak adlandırır. Kapitalist toplumlarda bu tarz çok belirleyici hâle gelir. Sermaye, meta değişimini ve dolayısıyla maddi hayatın sürdürülme dinamiğini kendi birikim ağlarına bağlar.
Karatani bir de D tarzından söz eder. Bu, modern dünya bağlamında ulus, devlet ve sermayenin mübadele tarzlarının sınırlarını aşma arayışını anlatır. D tarzı, bu üç tarzın ötesine geçilerek özgür ama eşitlikçi, evrensel yani kozmopolitan bir mübadele ilişkisi tarzının nasıl kurulabileceğinin düşünüldüğü, bu yönde siyasal tahayyüllerin geliştirildiği ve harekete geçildiği bir arayış alanı olarak ortaya çıkar.
Bu dört mübadele tarzını birlikte kullanarak Karatani, toplumların “ilkelden moderne” doğru düz bir hat üzerinde ilerlemediklerini gösteriri. Her toplum, bu dört mübadele tarzının belirli bir bileşiminden oluşur. Bir toplumsal oluşumda akrabalık ve karşılıklılık ilişkileri güçlü olabilir. Başka birinde devletin koruma ve vergi düzeni belirleyici hâle gelebilir. Kapitalist toplumsal oluşumda ise piyasa ve sermaye ilişkileri diğerleri üzerinde baskın olur. Ancak hiçbir toplumsal oluşumda bunlardan hiçbiri diğerlerini tamamen ortadan kaldırmaz.
Bu yüzden modern kapitalist toplumda bile aile, akrabalık, cemaat, ulusal aidiyet, devlet otoritesi, piyasa ilişkileri, borç düzenleri ve dayanışma arayışları birlikte var olur. İnsanlar aynı anda aile, cemaat ve ulus ilişkileri içinde karşılıklılığa; yurttaş olarak devlete; tüketici ve üretici olarak piyasaya; borçlu ya da yatırımcı olarak finansal sisteme bağlanır. Kriz dönemlerinde koruma, aidiyet ve yön arayışı öne çıkar; sermayenin baskınlığına rağmen bu ilişkiler yeniden güç kazanır. Karatani’nin yaklaşımı bu nedenle tarihi hem evrimsel bir süreç olarak hem de belli anlarda mübadele tarzlarının toplumsal varlığın oluşumundaki değişen ağırlıkları ve birleşimleri üzerinden kavrar.
Karatani’nin teorisiyle bugüne bakarsak, içinde bulunduğumuz dünya yalnızca piyasa, yalnızca devlet, yalnızca teknoloji ya da yalnızca kimlik üzerinden açıklanamaz. Devlet geri dönmüştür ancak piyasa hâlâ merkezdedir; sermaye birikimi hızla devam etmekte ancak borç sürekli artmaktadır; güvenlik siyaseti ekonomik kararların merkezine yerleşmiştir ancak insanların korunma, aidiyet, adalet ve yön duygusuna ilişkin beklenti ve arayışları, ekonomi kanalıyla yanıtlanabilecek siyasal talepler olmanın çok ötesine geçmiştir. Braudel’in sözünü ettiği uzun süre olarak tarih, bütün ağırlığıyla su yüzüne çıkmıştır. İnsanlar sanki zamanın durduğu ya da uzun geçmişle uzun gelecek arasında hiçbir ayrım yapmadan, her anın her ana yakınlaştığı garip bir ahir zamanda yaşar olmuşlardır.
Karatani bu garip tabloyu tek bir nedene indirgemez. Bu yüzden hazır cevaplar da vermez, veremez. Bize, C tarzı hâlâ hâkim olmasına rağmen ulusların neden kadim zamanlardaki altın çağları hatırladığını; devletlerin bir zamanlar bir “baba” gibi kendilerini koruduğuna neden inandığını; bir zamanlar dize getirdikleri düşmanlarının nasıl olup da içlerine sızarak varlıklarını tehdit ettiğini neden düşündüğünü; inandıkları yüce değerlerin neden belli çıkarlar için araçsallaştırıldığını ve benzeri zor ama sonuçları tehlikeli soruları sordurur. Karatani işte bunların nedenlerini görmemizi sağlar. Bize, insanların ufkunu çizen tarihsel yapıyı ve bunun her bir toplumun yapısında ve hafızasında nasıl tecelli edeceğini düşündürür.
Sonuç olarak, başa dönersek, Harari bizi tarihin yüzeyde akan, kolay izlenen ve rahatlatıcı bir hikâyesiyle baş başa bırakır. Bu hikâye etkileyicidir; çünkü karmaşık insanlık tarihini anlaşılır bir çizgiye yerleştirir. Fakat bu rahatlama, bugün yaşadığımız sorunları anlamaya yetmez. Hatta çoğu zaman yanıltıcı sonuçlara varmamıza yol açar. Sermaye, ulus ve devletin nasıl hareket ettiğini görünmez kılar. Böylece açıklama gibi sunduğu şey, bir tür körlük üretmiş olur.
Karatani ise bizi belki rahatlatmaz ama sarsıcı biçimde uyarır. Tarihi olayların, anlatıların ve büyük kırılmaların arkasında sermayenin, devletin ve ulusun nasıl devreye girdiğini ve insanların bunlardan ne anladığını görmemiz için gözlerimizi açmaya zorlar.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur: Tarihi ve bugünü, Harari’nin önerdiği gibi, insanların birlikte inandığı “hayalî düzenler” üzerinden mi okuyacağız, yoksa farklı “mübadele tarzları”nın sürekli yeni bileşimlerle birbirine bağlanarak tarihsel akışı ve günümüz dünyasını şekillendirdiğini mi düşüneceğiz? Aklınızda bulunsun: Bugünü anlamak istiyorsak rahatlatıcı hikâyelerden çok, yüzeyin altındaki ilişkileri gösterebilen bir teoriye ihtiyacımız var.

