Geniş bir kesimin haklı kaygılarına rağmen Türkiye bölünmüyor. Daha sarsıcı değişim, sınırları içinde ve dışında bir imparatorluk mantığıyla yeniden kuruluyor olmasıdır.
Yaklaşık on iki yıl önce Sabancı Üniversitesi’ndeki yüksek lisans derslerimden birinde öğrencilerime Türkiye’de cumhuriyetin bir devlet biçimi olarak sona ermekte olduğunu söyledim. Türkiye’nin ortadan kalkacağını düşünmüyordum. Tersine, ülkenin etki alanını genişleterek yoluna devam edebileceğini; ancak bunun artık cumhuriyetin hukukuyla ve sınırlarıyla tanımlanan bir Türkiye olmayacağını öne sürüyordum.
O günlerde bu görüş fazlasıyla iddialı görünüyordu. Bugün ise aynı düşünceyi bir öngörü olarak değil, tartışılması gereken güncel bir gerçeklik olarak ortaya koymak gerekiyor:
Türkiye Cumhuriyeti, adı henüz değişmemiş bir Türkiye İmparatorluğu’na dönüşüyor olabilir.
Bu hükme yalnızca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetim tarzına bakarak varmıyorum. Mesele, bir kişinin iktidarını aşan ve devletin kuruluş biçimine uzanan bir dönüşümdür. “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen süreç ve 10 Ağustos 2026’da kabul edilen çerçeve yasa, bu dönüşümü görünür kılan son eşiktir.
Yasa neyi değiştirdi, neyi henüz değiştirmedi?
7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, PKK/KCK’nin fiilî varlığının sona erdiğinin ve silahların teslim edildiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesini esas alıyor. Bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesinden sonra, örgütün faaliyetleri kapsamında veya lehine işlendiği kabul edilen suçlarla ilgili bazı soruşturma, kovuşturma ve infaz işlemlerinin ertelenmesini öngörüyor. Yasa 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı. Dolayısıyla ortada söylentiden ibaret bir süreç değil, kurulmuş bir hukuki zemin vardır. TBMM’deki kanun ve teklif bilgileri
Burada bir ayrımı baştan yapmak zorundayız. Bu yasa kendi başına Anayasa’nın ilk üç maddesini, yurttaşlığı düzenleyen 66. maddesini veya merkezî idare ile yerel yönetimlerin ilişkisini belirleyen 123, 126 ve 127. maddelerini değiştirmiyor. Türkiye’yi hukuken federasyona dönüştürmüyor; etnik temelli özerk bölgeler kurmuyor; Abdullah Öcalan’a resmî bir siyasal makam vermiyor.
Öyleyse neden bu kadar büyük bir dönüşümden söz ediyorum?
Bazı yasaların tarihsel önemi yalnızca metinlerinde yazanlardan ibaret değildir. Bazen bir yasa, sonraki düzenlemelerin geçeceği kapıyı açar; silahlı bir örgütün tasfiyesiyle birlikte onun temsil ettiği siyasal iradenin hangi biçimde sisteme katılacağını belirleyecek yeni bir müzakere düzeni kurar. Bugünkü yasa da anayasal dönüşümün kendisi olmayabilir. Ancak o dönüşümün siyasal ve hukuki eşiği olabilir.
Bu ihtimali dile getiren en açık siyasetçilerden biri Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ’dır. Özdağ, Sözcü TV’de Serap Belovacıklı ile yaptığı söyleşide tartışmanın yalnızca af veya silah bırakma meselesi olmadığını; Anayasa’nın değiştirilemez hükümleri, 66. maddedeki yurttaşlık tanımı ve devletin idarî bütünlüğü üzerinden yürütülmesi gerektiğini savundu. Özdağ’ın bütün siyasi görüşlerine katılmak gerekmiyor. Ancak ortaya koyduğu soruyu ciddiye almak gerekiyor: Karşımızda bir güvenlik sorununun çözümü mü, yoksa devletin yeniden inşası mı var?
Eşit yurttaşlık ne demektir?
Bu sorunun merkezinde “eşit yurttaşlık” bulunuyor. Kavram ilk bakışta itiraz edilemez görünür. Zaten bir cumhuriyette yurttaşların hukuk önünde eşit olması gerekir. Türkiye’de Kürtlerin, Arapların, Lazların, Çerkeslerin, Süryanilerin ve diğer bütün toplulukların eşit haklara sahip olması bir lütuf değil, cumhuriyetin temel şartıdır.
Eşit yurttaşlık, bununla birlikte, iki farklı anlama gelebilir.
Birinci anlamda devlet, bireyleri etnik kökenlerine göre ayırmaz. Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” hükmü, Türklüğü hukuki ve siyasal bir kimlik olarak kurar. Bu tanımın uygulamada ayrımcılığı bütünüyle ortadan kaldırdığı elbette söylenemez. Cumhuriyet tarihi, asimilasyon baskıları, inkârlar ve ağır haksızlıklar da içerir. Yine de anayasal ilke, yurttaşın devlet karşısındaki yerini etnik kökeninden bağımsızlaştırmaktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
İkinci anlamda ise devletin muhatabı birey değil, etnik veya bölgesel topluluktur. Kürtler, Araplar ve diğer gruplar kendi siyasal temsilcileri ve coğrafi alanları üzerinden merkezle ilişki kurar. Yurttaşlar bireysel olarak eşittir; ancak siyasal düzene topluluklar aracılığıyla katılırlar. Bu, eşitliğin cumhuriyetçi biçiminden topluluklar arası denge biçimine geçiştir.
İki model asla aynı şey değildir ve asla uyumlaştırılamaz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzyıllık tarihinde farklı etnik kökenlerden milyonlarca insan kendisini Türk olarak tanımladı. Bu, herkesin ailesini, dilini veya kökenini unuttuğu anlamına gelmemiştir. İnsan evinde Kürt, Arap, Laz veya Çerkes olabilir; kamusal ve hukuki düzlemde Türk yurttaşı olarak yer alabilmiştir. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü de en kapsayıcı yorumuyla kan bağından çok bu siyasal aidiyeti temellendirmiştir.
Bu modelin kusursuz olduğunu iddia etmek gerekmez. Sadece onun modern anayasal cumhuriyetin siyasal ve sosyal yapısının vazgeçilemez bir özelliği olduğunu hatırlamak gerekir. Bu nedenle bugün yapılacak değişikliğin onu daha demokratik hâle mi getireceğini, yoksa yerine etnik toplulukların merkezle ayrı ayrı pazarlık yaptığı bir düzen mi kuracağını sormadan ilerleyemeyiz.
Federasyon, özerklik ve eyalet aynı şey değildir
“Eyalet” sözcüğü bu tartışmada kolayca yanıltıcı olabilir. Bu bağlamda akla Amerika Birleşik Devletleri’ndeki eyaletler gelebilir. ABD’de eyaletler anayasal yetkilere, seçilmiş kurumlara ve federal iktidarın tek taraflı olarak ortadan kaldıramayacağı bir statüye sahiptir. Bu nedenle federalizm, bir imparatorluk devletinde olduğu gibi, merkezden yerel birimlere verilmiş ve gerektiğinde geri alınabilecek idarî yetkilerden ibaret değildir.
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın öngördüğü yerel demokrasi de başka bir modeldir. Burada amaç, halkın gündelik yaşamını ilgilendiren kararların seçilmiş yerel kurumlar tarafından alınmasıdır. Bu kurumların meşruiyeti etnik temsil iddiasından değil, demokratik seçimden doğar.
Türkiye’de ortaya çıkabilecek üçüncü bir model ise bunların ikisine de benzemeyebilir. Yerel veya bölgesel yöneticiler kendi toplumlarının temsilcisi gibi davranırken, onları merkeze bağlayan güvenlik, maliye ve bürokrasi düzeni güçlü biçimde korunabilir. Böyle bir yapıda bölge görünüşte yerelleşir, ancak merkez karşısında anayasal olarak özerkleşmez. Yerel yönetici, halk ile merkez arasında aracılık yapan bir tür çağdaş “beylerbeyine” dönüşür.
Bu, federal cumhuriyetten çok imparatorluk düzenine yakındır. İmparatorluk, farklı toplulukları mutlaka aynılaştırmaz. Çoğu zaman dillerin, dinlerin ve yerel kimliklerin yaşamasına izin verir. Talep ettiği şey, merkezin siyasi ve stratejik üstünlüğünün kabul edilmesi, verginin veya kaynağın aktarılması, güvenlik düzenine uyulması ve gerektiğinde merkezin kararının son söz olmasıdır.
Gelinen aşamada Öcalan’ın yarın resmen bir bölgenin yöneticisi ilan edileceğini söylemek için elimizde kanıt yoktur. Böyle bir iddiayı bugünden olgu gibi sunmak doğru olmaz. Ancak şu soru önümüzde bütün yakıcılığıyla durmaktadır: Öcalan, devletin hukuk dışı saydığı bir örgütün hükümlü lideri olmaktan çıkarılıp belirli bir topluluğun iradesini temsil eden kurucu bir müzakere aktörüne mi dönüştürülüyor? Eğer dönüşümün yönü buysa, unvanlardan önce devlet mantığı değişmeye başlamış demektir.
“Yeni Osmanlıcılıktan” daha büyük bir mesele
Bu gelişmeyi yalnızca “Yeni Osmanlıcılık” diye adlandırmak da yetersizdir. Burada Osmanlı’nın kostümleriyle geri dönüşünden söz etmiyorum. Tarihte Türklerin başarıyla uyguladıkları daha eski ve daha genel bir imparatorluk mantığından söz ediyorum: farklı halkları, farklı hukuk ve aidiyet alanlarını, merkezî bir askerî-bürokratik iktidarın çevresinde bir arada tutma yeteneği.
Türkiye Cumhuriyeti bu modele yalnızca içeride yönelmiyor. Yıllardır Suriye’de askerî varlık bulunduruyor, sınır ötesindeki silahlı ve siyasi aktörlerin oluşumunda rol oynuyor, Libya’da askerî ve siyasi ağırlık kuruyor, Irak’taki güvenlik sahasına müdahil oluyor, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki savaşa girip savaşın akışını değiştiriyor, savunma sanayisi aracılığıyla etki alanını genişletiyor. Bunların her biri ayrı gerekçelerle savunulabilir. Birlikte düşünüldüklerinde ise sınırları belli bir ulus devletin dış politika faaliyetlerinden daha fazlasına işaret ediyorlar.
Cumhuriyet ile imparatorluk arasındaki farkı burada aramak gerekir. Ancak baştan şunu söylemeliyim: Cumhuriyet, zorunlu olarak barışçı değildir; tarihte sömürgeci ve yayılmacı cumhuriyetler de olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa bunun açık örneklerini sunar. Dolayısıyla “cumhuriyet hiçbir zaman sınırının dışına çıkmaz” ön kabulünden hareketle düşünmemeliyiz.
Hatırlamamız gerekenler şunlar: Cumhuriyetin iç meşruiyeti, tanımlı bir siyasal topluluk içindeki yurttaşların eşitliğine dayanır. İmparatorluk ise merkez ile farklı statülere sahip çevreler arasındaki hiyerarşiyi yönetir. Bir devletin kalıcı güvenlik alanları, bağımlı yönetimler ve farklı statüde topluluklar oluşturması, onun resmî adından bağımsız biçimde imparatorluk mantığına yaklaştığını gösterir.
Türkiye bugün bu kavşaktadır.
Barrack’ın “monarşik cumhuriyeti”
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın 17 Nisan 2026’da Antalya Diplomasi Forumu’nda söyledikleri bu nedenle sıradan bir diplomatik kabalık olarak geçiştirilemez. Barrack, Orta Doğu’da işe yarayan yönetimlerin “güçlü liderlik rejimleri”, “hayırhah monarşiler” veya “monarşik cumhuriyet türü yapılar” olduğunu savundu; demokrasi ve insan hakları adına desteklenen modellerin başarısız kaldığını ileri sürdü. Sonradan Türkiye’ye doğrudan monarşi önerdiğini reddetse de bölge için tercih ettiği siyasal biçimi yeterince açık ifade etmişti. Barrack’ın açıklaması ve ardından verdiği yanıt
Batılı diplomasi buna “monarşik cumhuriyet” diyebilir. Türkiye’nin tarihsel sözlüğünde bunun daha doğru karşılığı imparatorluktur. Seçilmiş kurumlar tümüyle kaldırılmayabilir; meclis varlığını sürdürebilir; devletin adında “cumhuriyet” kalabilir. Ancak iktidar bir liderin çevresinde kişiselleşiyor, farklı bölgeler merkezle ayrı statüler üzerinden ilişki kuruyor ve dış politika yeni nüfuz alanları oluşturuyorsa, cumhuriyetin kabuğu içinde başka bir devlet biçimi gelişiyor demektir.
Barrack’ın sözleri bu dönüşümün Washington tarafından icat edildiğini kanıtlamaz. Türkiye’yi ABD’nin edilgen bir aracı saymak da açıklayıcı değildir. Ankara, emperyalist rekabetin açtığı alanda kendi hedefleri, askerî kapasitesi ve tarihsel hafızasıyla hareket ediyor. ABD bu gücü İran’ı sınırlamak, Suriye’yi yeniden düzenlemek veya İsrail’in güvenliğini korumak için yararlı görebilir. Türkiye ise aynı işbirliğini kendi bölgesel düzenini kurmanın aracı olarak değerlendirebilir. İki tarafın bugün kesişen çıkarları, yarın çatışmayacakları anlamına gelmez.
Özellikle Suriye, Türkiye ile İsrail’in nüfuz alanlarının birbirine yaklaştığı yer hâline geliyor. Genişleyen her iki bölgesel güç aynı coğrafyanın geleceğinde söz sahibi olmak istiyor. Bu rekabetin barışçı biçimde süreceğinin hiçbir güvencesi yoktur.
Karatani’nin gösterdiği çevrim
Bu dönüşümü anlamamda Kojin Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı kitabı belirleyici oldu. Karatani, tarihi yalnızca üretim biçimleri üzerinden değil, mübadele tarzları üzerinden yeniden okur. Modern dünyayı da sermaye, ulus ve devletin birbirini tamamladığı bir bütün olarak ele alır. Karatani’nin kitabına ilişkin akademik değerlendirme
Bu yaklaşım, kapitalist dünya sistemindeki tekrarları görmemizi sağlar. Güçlü bir merkez, belirli dönemlerde ticaretin ve sermaye hareketlerinin görece serbest olduğu bir düzen kurar. Devletler bu düzen içinde işbirliği yapar; hukuk, pazarın öngörülebilirliğini güvenceye alır. Buna liberal dönem diyebiliriz.
Güç dengesi değiştiğinde ise pazar, işbirliğinin ortak zemini olmaktan çıkar ve mücadelenin nesnesine dönüşür. Devletler korumacılığa yönelir, tedarik zincirlerini güvenlik meselesi sayar, teknolojiyi ve finansı silah gibi kullanır, etki alanları oluşturmaya çalışır. Liberal düzen emperyalist rekabete evrilir.
Bugün yaşadığımız dönem budur. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, bölgedeki devletleri yalnızca dış politika tercihlerini değil, devlet biçimlerini de yeniden düşünmeye zorluyor. Birleşik Krallık Parlamentosu araştırma servisi: 2026 İran savaşı
Emperyalist dönemde güçlü devletler çevrelerinde daha geniş güvenlik ve ekonomi alanları kurmaya zorlanır. Zayıf kalanlar başkalarının alanına girer. Türkiye’nin yönetici kadrolarının önündeki tercih de giderek bu şekilde kurulmuş olabilir: Ya bölgesel bir güç merkezi olacaksınız ya da başka bir merkezin çevresine dönüşeceksiniz.
Bu tespit, yapılanları haklı çıkarmaz. Yalnızca neden bu kadar kararlı ve uzun soluklu bir devlet yönelimiyle karşı karşıya olduğumuzu açıklar.
Türkiye bölünmüyor; cumhuriyet çözülüyor
Muhalefetin önemli bir bölümü hâlâ “Türkiye bölünecek” diyerek itiraz ediyor. Bu kaygının tarihsel ve duygusal nedenlerini küçümsemiyorum. Şehit ve gazi ailelerinin, kendilerine yıllarca başka türlü anlatılmış bir mücadelenin bugün yeni bir siyasal uzlaşmayla sonuçlanmasına tepki göstermesi de anlaşılırdır. Buna saygı gösterilmelidir.
Ne var ki “bölünme” kavramı, yaşanan dönüşümü açıklamakta yetersiz kalıyor. Türkiye’nin küçülmeyeceği, aksine etki alanı anlamında büyüyeceği anlaşılıyor. Türkiye’deki Kürtlerin yaşadığı bölgelerin ülke sınırları içinde kalacağını söylemek bir kehanet değildir. Bunlar veriliyken, Suriye’nin bazı bölümleri, resmen Türkiye’ye katılmadan Ankara’nın güvenlik ve ekonomi alanına girebilir. Devletin askerî gücü ve bölgesel etkisi olduğundan daha fazla artabilir.
Kaybedilen şey toprak olmayacaktır. Ancak cumhuriyetten imparatorluğa geçiş hızlanacaktır.
Bu, sessiz sedasız ilerleyen bir siyasal devrimdir. Bugün, Gramsci’nin “pasif devrim” kavramını hatırlatan biçimde, toplumun geniş kesimleri devletin imparatorluk olarak yeniden inşasına etkin olarak katılmadan, hatta dönüşümün ne anlama geldiğini göremeden yeni düzene uyum sağlıyor. Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı ve “yeter ki silahlar sussun” arzusu, anayasal soruları geri plana itiyor.
Silahların susması elbette değerlidir. Kürt meselesinin yalnızca güvenlik araçlarıyla yönetilemeyeceği de açıktır. Bununla birlikte barış ile devlet rejimi değişikliğini aynı paket içinde kabul etmek zorunda değiliz. Öcalan’ın veya herhangi bir aktörün siyasete katılmasının hangi hukuki ilkelere dayanacağı; yurttaşlığın bireysel mi, topluluksal mı tanımlanacağı; yerel yönetimlerin demokratik özerkliğe mi, merkezî hiyerarşiye mi bağlanacağı açıkça tartışılmalıdır.
Bir devlet yeniden kuruluyorsa, bunun adı konulmadan ve yurttaşların kurucu iradesine başvurulmadan yapılamaz.
Cumhuriyeti yeniden kurmanın şartı
Buradan karamsar ama bence kaçınılmaz bir sonuca varıyorum. Türkiye’de cumhuriyeti yalnızca eski anayasal düzene dönerek yeniden kuramayız. Cumhuriyeti aşındıran kuvvet yalnızca Ankara’daki iktidardan kaynaklanmıyor. Bugünün emperyalist aşamasındaki kapitalist dünya sistemi, devletleri etki alanları oluşturmaya, içeride merkezileşmeye ve dışarıda güç kullanmaya itiyor.
Bir dünya düzeni olarak emperyalizm sürdüğü müddetçe Türkiye’deki imparatorluk yapısının yalnızca seçimlerle veya parlamentodaki itirazlarla kolayca aşılabileceğini beklemek gerçekçi değildir. Karşımızda güçlü bir orduya, gelişmiş bir savunma sanayisine, köklü bir bürokrasiye ve uzun yıllar içinde oluşmuş bölgesel kabiliyetlere sahip bir devlet olarak Türkiye devleti vardır. Bu devletin, yani bu yazıyı okuyacak olanların pek çoğunun devleti, yani devletimizin yönelimini yalnızca ulusal muhalefetin mevcut kavramları ve örgütleriyle durdurmak mümkün değildir.
Bu nedenle bugün cumhuriyetçi olmak, zorunlu olarak anti-emperyalist olmaktır.
Anti-emperyalizm ise yalnızca Amerika karşıtlığı veya başka bir büyük gücün yanında saf tutmak anlamına gelmez. Rusya’nın, Çin’in, İran’ın ya da Türkiye’nin imparatorluk projelerini mazur görmek hiç değildir. Tutarlı bir anti-emperyalizm, bütün devletlerin nüfuz alanı siyasetine karşı halkların eşitliğini, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını ve ortak bir uluslararası hukuk düzenini savunmalıdır.
Türkiye’de cumhuriyeti yeniden kurmak isteyenler, aynı sorunu yaşayan ülkelerdeki demokratik ve cumhuriyetçi güçlerle yeni bir uluslararası dayanışma hattı oluşturmak zorundadır. Amaç, kapitalizmi yeniden liberal bir dengeye döndürmekle sınırlı da kalabilir, onu aşan daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya sistemine yönelmek de olabilir. Bu, kurulacak ittifakın tarih içinde vereceği karardır.
Bugün verilmesi gereken ilk karar daha yalındır:
İmparatorluk istiyor muyuz, istemiyor muyuz?
Türkiye’nin güçlü, etkili ve güvenli olmasını istemekle imparatorluk istemek aynı şey değildir. Cumhuriyet, küçüklük veya güçsüzlük anlamına gelmez. Cumhuriyet, iktidarın bir kişinin, hanedanın, etnik grubun veya merkezin mülkü olmadığını; sınırları belli bir siyasal topluluğun eşit yurttaşlarına ait olduğunu ifade eder.
Türkiye’nin önündeki asıl tercih Kürtlerle Türkler, merkezle yerel yönetimler veya güvenlikle barış arasında değildir. Tercih, farklılıklarımızı eşit yurttaşların ortak cumhuriyetinde mi yaşayacağımız, yoksa merkezle çevreler arasında kurulmuş yeni bir imparatorluk hiyerarşisinde mi yer alacağımızdır.
Çerçeve yasa bu soruya henüz açık bir cevap vermemiştir. Ancak bu soruyu ertelememize de izin vermemektedir.
