Bu mecrada “Cumhuriyetten İmparatorluğa mı?” başlığı altında beş yazıdan oluşan bir dizi yayımladım. Türkiye’de Cumhuriyet rejiminden uzaklaşıldığını ve imparatorluk tarzı bir rejime doğru geçiş yaşandığını, ciddi bir teorik temele dayanarak açıklamaya çalıştım.
Yazı dizisine iki okur zaman ayırarak eleştiri yöneltti. Kendilerine katkılarından dolayı teşekkür ederim. İlk eleştiri şöyleydi:
“Uzun uzun yazmışsın ama bu bana çocuklara anlatılan masallar gibi geldi. Cumhuriyet olmadan imparatorluk mu olur? Daha iki gün önce Suriye’ye il numarası verirken bugün gelinen noktada Türkmenleri yok sayar hâle geldi. Türkmen dilinin okullarda okutulması bile yok ama Fransızca var.”
İkinci eleştiride ise şöyle deniyordu:
“Burada herhangi bir şeye karar vermek zorunda değiliz. Türkiye Cumhuriyeti’nin acil bir şekilde kuruluş ayarlarına dönmesi ve Kemalizm ilkelerini layıkıyla uygulaması gerekmektedir. Biz ülke vatandaşlarını maddi ve manevi olarak mutlu ettik mi ki yeni maceralara yelken açalım? Vatandaşlarımız imparatorluk değil; sağlıklı, mutlu, huzurlu ve müreffeh bir şekilde yaşamak istemektedir. İmparatorluklar Birinci Dünya Savaşı sonrasında misyonlarını tamamlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kaynakları bu isteği karşılamak için son derece yeterlidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Misakımillî sınırları içindeki bütün vatandaşları, etnik köken ayrımı yapılmaksızın eşit haklara sahiptir. Bu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’yla güvence altına alınmıştır. Bir terörist başının ve arkasındaki emperyalist devletlerin içi boş kavramlarını dillendirmek, kuruluş ilkelerimize ve Büyük Önder Atatürk’ün dehasına hakarettir. Bu hakaretlere gereken cevap Yüce Türk Milleti tarafından muhakkak verilecektir.
Türkiye Cumhuriyeti’ndeki farklı etnik kökenlerden bütün vatandaşlarımız kardeştir ve bunun aksini düşünmek bölücülükle eş değerdir. Emperyalistler ve onların maşası olan oluşumlar dilediklerini düşünmekte ve yapmakta serbesttir. Ancak Büyük Önder Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sözü unutulmamalıdır. Yani sabrımız fazla zorlanmamalıdır.
Emperyalizmin sonu gelmektedir. Yakın coğrafyamızda yaşanan sıcak gelişmeler emperyalistlerin son çırpınışlarıdır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Ekonomi ve siyaset felsefesinin yetersiz yaklaşımlarıyla Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını açıklamaya çalışmak veya bir yönetim modelini tercih etmeye zorlamak gereksiz ve içi boş bir çabadır. Yüce tarihimiz buna tanıklık etmiştir. Gerekirse yine edecektir. Ne mutlu Türk’üm diyene!”
Her iki eleştiri de yazı dizisini Türkiye’nin bir imparatorluğa dönüşmesini savunan veya okuru böyle bir modeli tercih etmeye çağıran bir metin olarak okuyor. Oysa ben Türkiye’nin imparatorluk kurmasını önermiyorum. Devletin hangi yönde dönüştüğünü anlamaya çalışıyorum.
Bir siyasal gelişmeyi incelemek, onu desteklemek anlamına gelmez. Türkiye’nin Cumhuriyet rejiminden uzaklaştığını ileri sürmem de bu dönüşümü onayladığım anlamına gelmiyor. Cumhuriyet’in geleceği hakkında kaygı taşıdığım için yaşanan değişimi görünür kılmaya çalışıyorum.
Masal değil, cevap verilmesi gereken bir fiili durum
Birinci eleştirideki “çocuklara anlatılan masal” sözü, eleştirinin terbiye sınırlarını zorluyor. Beş yazı boyunca geliştirdiğim görüş yanlış bulunabilir. Kullandığım kavramlara, tarihsel örneklere veya ulaştığım sonuçlara karşı çıkılabilir. Bir düşünceyi küçümsemek ise ona cevap vermek değildir. Yanlış olduğu düşünülüyorsa yanlışın nerede bulunduğu gösterilmelidir.
“Cumhuriyet olmadan imparatorluk mu olur?” cümlesinin ne anlatmak istediği de yeterince açık değil. Cumhuriyet’in imparatorluğun ön koşulu olduğu mu ileri sürülüyor, yoksa Türkiye Cumhuriyeti varlığını sürdürürken imparatorluktan söz etmenin anlamsız olduğu mu söylenmek isteniyor, anlaşılmıyor. Yorum sahibine söylemediği bir görüşü yüklemek istemem.
Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuken sona erdiğini veya devletin resmî adının değiştiğini söylemiyorum. Cumhuriyet’in kurumlarının içeride aşındırıldığını, devletin aynı zamanda sınırlarının ötesinde askerî, ekonomik ve siyasal bir iktidar alanı kurmaya yöneldiğini düşünüyorum.
Cumhuriyet yalnızca devletin adından ibaret değildir. Halk egemenliği, laiklik, hukukun üstünlüğü, Meclisin işleyişi, yurttaşların siyasal katılımı ve devlet iktidarının sınırlandırılması da Cumhuriyet rejiminin parçalarıdır. Bu kurumlar zayıflarken devletin adının aynı kalması, rejimin değişmeden kaldığını göstermez.
Türkmenlerin durumu
Birinci eleştiride Suriye Türkmenleri hakkında yapılan gözlem önemlidir. Kısa süre öncesine kadar Suriye kentlerine Türkiye’nin illeriymiş gibi numara veren bir siyasal heyecan vardı. Bugün kurulmakta olan Suriye düzeninde Türkmenlerin siyasal temsili, dilleri ve eğitim hakları yeterince gündeme getirilmiyor. Bu bir niyet okuması değil, veridir. Dolayısyla, eleştiri haklıdır. Türkmen diline okullarda yer verilmezken Fransızcanın korunması elbette sorgulanmalıdır.
Bu gelişme yazı dizisindeki görüşü geçersiz kılmıyor. Yazıda ısrarla vurguladığım, imparatorluk tarzı bir iktidar arayışının içerdiği çelişkilerden birini gösteriyor.
Devletler dış politikalarını yalnızca etnik yakınlıklara veya kardeşlik söylemlerine göre yürütmez. Güvenlik hesapları, ekonomik çıkarlar ve başka devletlerle kurulan ilişkiler çoğu zaman bunların önüne geçer. Türkmenlerin hakları daha geniş bir bölgesel uzlaşma içinde ikinci plana itilebiliyorsa bunu görmek gerekir.
İmparatorluk iddiası kendiliğinden adaletli bir düzen doğurmaz. Merkezî devletin öncelediği çıkarları, koruduğunu söylediği toplulukların haklarının önüne geçebilir. Türkmenlerin bugün karşılaştığı durum da bunu göstermektedir.
Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri ve toplumsal refah
İkinci eleştiride dile getirilen Cumhuriyetçi kaygıları önemsiyorum. Yurttaşlarımızın imparatorluk değil sağlık, mutluluk, huzur ve refah istediği görüşüne katılıyorum. Türkiye’nin insan gücü ve maddi kaynakları da bu ihtiyaçları karşılamaya yeterlidir.
Halkın yoksullaştığı, gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aradığı, emeklilerin geçinemediği, eğitim ve sağlık hizmetlerinin zayıfladığı bir ülkede dışarıda yeni nüfuz alanları kurmakla övünmek ciddi bir çelişkidir. Ülkenin kaynaklarının yurttaşların hayatını iyileştirmek yerine askerî genişlemeye ve sonu belirsiz bölgesel girişimlere ayrılması mutlaka sorgulanmalıdır.
“Kuruluş ayarlarına dönmek” güçlü bir siyasal çağrıdır. Bunun hangi kurumları ve ilkeleri içerdiği de açıklanmalıdır. Benim Cumhuriyetçilikten anladığım; halk egemenliğinin, laikliğin, hukukun üstünlüğünün, bağımsızlığın, kamuculuğun ve eşit yurttaşlığın bugünün koşullarında yeniden kurulmasıdır.
Kuruluş ilkelerine bağlılık geçmişte yaşanmış bir dönemi olduğu gibi tekrarlamak anlamına gelmez. Bu ilkeleri günümüz toplumunun sorunlarına cevap verecek biçimde geliştirmek gerekir. Cumhuriyet’e dönüş ile yurttaşların sağlık, eğitim, adalet ve refah talepleri birbirinden ayrı değildir.
Eşit yurttaşlık ve Anayasa’nın 66. maddesi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bütün yurttaşların kanun önünde eşit olduğunu kabul ediyor. Etnik kökeni, ana dili, mezhebi, dini veya hayat tarzı ne olursa olsun herkes aynı haklara sahip olmalıdır.
Anayasal eşitliğin kabul edilmiş olması, toplumsal sorunların kendiliğinden ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Bir hakkın anayasada yazılı olması ile yurttaşların o hakkı günlük hayatlarında eşit biçimde kullanabilmesi arasında fark bulunabilir. Bu farkı tartışmak, anayasal yurttaşlığı reddetmek değildir.
Farklı etnik kökenlerden gelen yurttaşların kardeş olduğunu söylemek değerlidir. Kardeşlik, farklılıkların inkâr edilmesini gerektirmez. İnsanların Türk, Kürt, Arap, Çerkes, Laz, Boşnak, Gürcü veya başka bir kökenden gelmeleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşları olmalarına engel değildir.
Eşit yurttaşlık, etnik kimliklerin devlet karşısında ayrıcalık kaynağı yapılmaması demektir. Aynı zamanda hiç kimsenin dili, kültürü veya kökeni nedeniyle aşağılanmamasını ve hak kaybına uğramamasını gerektirir. Bu iki ilke arasında bir karşıtlık yoktur.
Yazı dizisinde anayasal yurttaşlığı ve Anayasa’nın 66. maddesini Cumhuriyet’in temel esaslarından biri olarak kabul ettiğimi açıkça vurguladım. Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü de bu maddenin felsefi temelini oluşturur.
Burada “Türk doğana” değil, “Türk’üm diyene” denilmiştir. Türklük bu tanımda etnik kökeni değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağıyla bağlı olan ve kendisini ortak siyasal topluluğun bir parçası sayan herkesi kapsayan anayasal kimliği ifade eder. Bu kabul, anayasa açısından tartışılamaz.
Bu nedenle vatandaşlığın etnik kökene göre derecelendirilmesini veya farklı topluluklara ayrı yurttaşlık statüleri verilmesini savunmuyorum. Farklı etnik ve kültürel kimliklerin varlığını kabul etmekle bütün yurttaşları ortak bir anayasal kimlik altında eşit görmek arasında çelişki bulunmuyor.
Bugün 66. maddenin değiştirilmesi henüz gündemde değildir. Yazı dizisinde de konunun gereği ve mevcut veriler ışığında, gündemde bulunmayan böyle bir ihtimale girmedim. Ortada olmayan bir anayasa değişikliği üzerinden devletin fiilen geçirdiği dönüşümü açıklamak doğru olmazdı.
Söz konusu maddenin değiştirilmesi gerçekten gündeme gelirse bu, yalnızca yurttaşlık tanımına ilişkin sözde “demokratik” bir anayasa değişikliği sayılamaz. Cumhuriyet’in kurucu niteliğini ve devlet ile yurttaş arasındaki bağı ilgilendiren ciddi bir anayasal krize dönüşebilir. Böyle bir durum ortaya çıkarsa ayrıca değerlendirilmelidir.
Öcalan bu yazının teorik muhatabı değildir
İkinci eleştiride, “bir terörist başının ve arkasındaki emperyalist devletlerin içi boş kavramlarını dillendirmenin” Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerine ve Atatürk’e hakaret olduğu söyleniyor.
Ben bu yazı dizisinde Abdullah Öcalan’ın kavramlarını kullanmadım. Kojin Karatani’nin kavramlarını kullandım. Atatürk’e asla hakaret etmedim. Aksine, onun cumhuriyetçiliğine duyduğum saygıyı göstermeye çabaladım. Cumhuriyet’in kurucusuna hakaret eden bir kişi, Cumhuriyet’i ve cumhuriyetçiliği nasıl savunabilir?
Öcalan, bu yazıların düşünsel veya teorik muhatabı değildir. İmparatorluk, emperyalizm, ulus, millet ve yurttaşlık gibi kavramları siyasal aktörlerin açıklamalarına dayanarak değil, sosyal bilimlerdeki teorik tartışmalar içinde ele aldım.
Öcalan’ın veya siyasal olarak angaje olmuş başka aktörlerin bu kavramları kullanması, onları bilimsel bir çerçeve içinde kullandıkları anlamına gelmez. Siyasal aktörler kavramları belirli hedeflere ulaşmak ve izledikleri siyasete meşruiyet kazandırmak amacıyla kullanabilirler. Benim çözümlemem bu siyasal söylemlerden bağımsızdır.
Devlet bugün Öcalan yerine başka biriyle görüşüyor olsaydı da yazı dizisinin temel tezi değişmezdi. Burada belirleyici olan görüşülen kişinin düşünceleri değil, devletin geçirdiği dönüşüm ve yürütülen görüşmelerin daha geniş bir siyasal yeniden yapılanma içindeki yeridir.
Ayrıca, yazıda devam eden düzenlemelere ve görüşmelere karşı çıkan insanların tepkilerini anlamak gerektiğini vurguladım. Yıllarca süren çatışmalarda hayatını kaybedenlerin aileleri, yaralanan gaziler ve onların yakınları açısından bu süreç soyut bir siyasal düzenleme değildir. Ortada ağır acılar, kayıplar, verilen sözler ve devlete duyulan güvenle ilgili ciddi sorular bulunuyor.
Şehit ailelerinin, gazilerin ve toplumun geniş kesimlerinin hassasiyetlerine saygı gösterilmelidir. Bu insanların itirazları hemen barış karşıtlığı olarak nitelendirilemez. İtirazlarının içinde öfke kadar adalet, güven ve siyasal tutarlılık beklentisi de vardır. Kendileri dinlenmeli, soruları açıkça cevaplandırılmalı ve sürecin dışında bırakılmamalıdır.
Aynı yaklaşım çatışmalardan zarar gören Kürt yurttaşlar ve onların aileleri için de geçerlidir. Cumhuriyetçi bir çözüm acılar arasında ayrım yapamaz. Bir kesimin kaybını tanırken diğerinin yaşadıklarını görünmez hâle getiremez.
İmparatorluk ile emperyalizm arasındaki ayrım
Yazı dizisinde imparatorluk ile emperyalizm arasındaki ayrımı Karatani’nin mübadele tarzlarından hareketle kurmuştum.
Karatani’nin B mübadele tarzı, hükmetme ile koruma arasındaki mübadele ilişkisine dayanır. Devlet, egemenliği altındaki topluluklardan vergi ve bağlılık talep eder; karşılığında güvenlik sağlar ve düzeni korur. İmparatorluk esas olarak B mübadele tarzı üzerinden ilerler.
Onun tanımladığı C mübadele tarzı ise meta mübadelesine ve sermayenin genişleme hareketine dayanır. Sermaye yeni pazarlara, yatırım alanlarına, ham maddelere, enerji kaynaklarına ve ticaret yollarına yönelir. Emperyalizm, kapitalist bir devletin kendi sermayesinin önünü açmak amacıyla ülke sınırlarının ötesinde ekonomik, siyasal ve gerektiğinde askerî nüfuz alanları oluşturmasıdır. Bu nedenle emperyalizm esas olarak C mübadele tarzı üzerinden ilerler.
Tarihsel gerçeklikte B ve C mübadele tarzlarını her zaman kesin biçimde birbirinden ayırmak mümkün değildir. Britanya, sömürgeleri üzerinde siyasal egemenlik kurarak bir imparatorluk oluşturmuş, bu yapıyı Britanya sermayesine yeni pazarlar, yatırım alanları, ham maddeler ve ticaret yolları açmak için kullanmıştır. Britanya örneğinde imparatorluk ile emperyalizm iç içe geçmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri ise Britanya’ya benzeyen bir sömürge imparatorluğu kurmamıştır. Biçimsel olarak egemen kalan devletlerle ekonomik, askerî ve siyasal ilişkiler geliştirerek hegemonik bir düzen oluşturmuş; bu düzen aracılığıyla Amerikan sermayesinin dünya ölçeğinde genişlemesinin önünü açmıştır. ABD de emperyalisttir, ancak emperyalizmi Britanya’nın sömürgeci imparatorluğundan farklı bir biçim almıştır.
Her imparatorluk emperyalist olmadığı gibi, her emperyalist devletin de bir imparatorluk kurması gerekmez. Kapitalist dünya düzeni içinde imparatorluk kurmaya yönelen bir devlet ise B mübadele tarzının egemenlik ilişkilerini C mübadele tarzının sermaye genişlemesiyle birleştirebilir. Yazı dizisinde Türkiye bakımından tartıştığım ihtimal de buydu.
Emperyalizm gerçekten sona mı eriyor?
Yakın coğrafyamızdaki savaşları emperyalizmin “son çırpınışları” olarak nitelendirmek güçlü bir iddiadır. Bu iddianın tarihsel ve siyasal kanıtlarla desteklenmesi gerekir.
ABD’nin tek taraflı üstünlüğünün zayıflaması emperyalizmin sona ermesiyle aynı şey değildir. Çin’in yükselişi, Rusya’nın askerî müdahaleleri, Avrupa’nın yeniden silahlanması ve bölgesel güçlerin nüfuz mücadeleleri, emperyalist rekabetin ortadan kalkmadığını gösteriyor.
Dünya tek bir devletin rakipsiz üstünlüğünden, birden fazla küresel ve bölgesel merkezin rekabet ettiği daha parçalı bir düzene geçiyor olabilir. Böyle bir dünyada emperyalizm sona ermek yerine daha da sertleşebilir.
Türkiye’nin bölgesel bir iktidar merkezi hâline gelmesi de onu emperyalizmin dışında bırakmaz. Kapitalist dünya düzeni içinde bir ulus-devletin emperyalizme yönelmeden imparatorluk kurup kuramayacağı, yazı dizisinin temel sorularından biriydi.
“Yurtta sulh, cihanda sulh”
“Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi bugün de büyük değer taşıyor. İçeride barış ile dışarıda barış arasındaki bağı kuruyor. Türkiye’nin kendi yurttaşlarıyla ve başka halklarla ilişkilerinde barışı esas almasını gerektiriyor.
Bu sözün hemen ardından “Sabrımız fazla zorlanmamalıdır” denildiğinde ise barış ilkesi örtük bir tehdide dönüşüyor. Atatürk’ün sözünün barışçı içeriğini korumak gerekir. “Yurtta sulh, cihanda sulh”, farklı düşünen yurttaşlara veya başka halklara yöneltilmiş bir gözdağı değildir.
Cumhuriyet, insanların konuşabildiği, itiraz edebildiği ve birbirlerini tehdit etmeden tartışabildiği bir siyasal düzendir. Birlik de ancak böyle korunabilir.
Artık söz sizde
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet payidar kalacağına duyulan inanca saygı duyuyor ve bu inancı kuvvetle paylaşıyorum. Cumhuriyet’in sürekliliği ise yalnızca devletin adının korunmasıyla güvence altına alınamaz. Cumhuriyet; kurumları, yurttaşları ve toplumsal dayanaklarıyla, karşılaştığı sorunların anayasal çerçevesi içinde tartışılıp çözülmesiyle yaşar.
Halk egemenliği zayıflıyor, hukuk kişilere göre uygulanıyor, Meclis etkisizleşiyor, yurttaşların ülkenin geleceği üzerindeki söz hakkı daralıyor ve devletin kaynakları toplumun refahı yerine sınır ötesi iktidar arayışlarına yöneltiliyorsa Cumhuriyet’in içeriğinin aşındığını söylemek, ciddi bir yurttaşlık kaygısının ifadesi olduğu kadar ciddiye alınması gereken siyasal bir uyarıdır.
Söz konusu iki eleştiriye cevap vererek konu hakkındaki görüşlerimi yeterince açıkladığımı düşünüyorum. Beş bölümlük yazı dizisini ve bu son yanıtı öncelikle mesleki sorumluluğumun bir gereği olarak kaleme aldım. Aynı zamanda ülkemizin önemli bir değişimden geçtiği bu dönemde, bir yurttaş olarak gördüklerimi ve düşündüklerimi paylaşmak istedim.
Yeterince yazdım. Bundan sonra bu konudaki tartışmayı sizlere bırakıyor ve çekiliyorum. Bir “hoca” nerede durması gerektiğini bilmediğinde siyasetçiye dönüşür. Ben siyasetçi olmadım; olmaya da niyetim yok.
Hoşça kalınız.

Sizin de burada bir hatanız var. Okuduğunu anlamama durumunu, sanki eleştiri gibi ciddiye almışsınız. Bunlar eleştiri değil, hata sayılır.
Bir de “Öcalan’ın lafları/kavramları” durumu var. Bu kavramları siyaseten sahiplenip “bilim bunu söylüyor” diyen Öcalan’ın kendisi. Vatandaş da bu propagandayı yiyor maalesef. Sosyal bilimlerdeki birçok kavram, tez ülkemizde belirli kesimlere aitmiş gibi anlaşılıyor. Genel bir sorun.
Biz anca sesimizi çıkarıyor uZ bunun cogalmasi dileğiyle..