Devlet mi, Piyasa mı? Trump’ın Düşük Faiz Israrı, Küresel Dengeler ve Türkiye Ekonomisi
Donald Trump, ABD ekonomisine ilişkin değerlendirmelerinde sürekli aynı noktaya vurgu yapıyor: Faizler düşmeli. Bu söz yalnızca bir temenni mi, yoksa ekonomi politikasının yönüne ilişkin açık bir müdahale mi?
Trump’ın düşük faiz çağrısının kurumsal muhatapları nettir: Para politikasını yürüten Fed, maliye politikasından sorumlu Hazine Bakanlığı ve bütçe ile borçlanma kararlarını alan Kongre. Başkanın doğrudan faiz belirleme yetkisi yoktur. Ancak Fed yönetimine yaptığı atamalar ve düşük faizi ısrarla savunan açıklamaları dolaylı bir baskı yaratabilir. Beyaz Saray’ın son dönemde kurumsal sınırları zorlayan tutumu da dikkate alındığında, bu ihtimal göz ardı edilemez.
Şu senaryoyu düşünelim: Trump’ın ısrarı “bir şekilde” karşılık bulur ve Fed daha hızlı bir gevşeme sürecine girer. Kredi koşulları yumuşar. Bankalar daha düşük maliyetle fonlanır. Kredi hacmi artar. Hane halkı ve şirketler daha fazla borçlanır. İç talep canlanır. Büyüme verileri kısa vadede olumlu gelir. İşsizlik düşük kalır. İlk bakışta tablo parlaktır.
Ancak ekonomi tek yönlü işlemez. Talebin zaten güçlü olduğu bir ortamda para politikasının ilave gevşetilmesi enflasyonist baskı yaratabilir. Enflasyon yükselirse Fed’in hareket alanı daralır. Piyasalar şu soruyu sormaya başlar: Düşük faiz politikası kalıcı mı, yoksa ne yapılırsa yapılsın sürdürülemez mi? Eğer kalıcılık konusunda şüphe artarsa, uzun vadeli tahvil faizleri beklenen ölçüde düşmeyebilir. Kısa vadeli politika faizi inerken uzun vadeli borçlanma maliyetleri yüksek kalabilir. Yani Fed’in faiz indirimine tahvil piyasası aynı ölçüde eşlik etmeyebilir.
Döviz piyasası da bu sürecin merkezindedir. ABD tahvilleri küresel yatırımcı için referanstır. Reel getirinin azalması ve para politikasının siyasallaştığı algısının güçlenmesi, yabancı yatırımcı davranışını değiştirebilir. Bu durum dolar üzerinde değer kaybı baskısı yaratabilir. Zayıf dolar ihracatı destekler; ancak ithalat maliyetleri üzerinden enflasyonu artırabilir. Aynı anda hem rekabet avantajı hem fiyat baskısı ortaya çıkabilir.
Maliye politikası açısından düşük faiz, kısa vadede Hazine’nin borçlanma maliyetini düşürür. Bu, bütçe açıklarının yüksek olduğu bir dönemde önemli bir rahatlamadır. Ancak borç stoku artmaya devam eder ve risk primi yükselirse, belirtmiş olduğumuz uzun vadeli faizler yeniden yukarı dönebilir.
Bu gelişme, Türkiye açısından daha karmaşık ancak sonucu şimdiden belli bir tablo ortaya çıkarır. Türkiye dış finansmana duyarlı ve hâlen sıkı para politikası uygulayan bir ekonomidir. ABD’de faizlerin düşmesi küresel likiditeyi artırır. Getiri arayan sermaye daha yüksek reel faiz sunan ülkelere yönelir. Türkiye pozitif reel faiz sunduğu için portföy girişleri hızlanabilir. Tahvil ve hisse senedi piyasalarına yabancı ilgisi artabilir. Risk primi düşebilir, dış borçlanma maliyetleri azalabilir.
Ancak bu girişler çoğunlukla kısa vadelidir. Ani sermaye akımları finansal koşulları hızla gevşetir. Türkiye sıkılaşma sürecindeyken bu gevşeme kredi büyümesini yeniden hızlandırabilir ve dezenflasyon sürecini zorlaştırabilir. Dışarıdan gelen rahatlama, içeride henüz tam olarak konrol altına alınmamış enflasyon beklentilerini yukarıya itebilir.
Bir süre sonra, ABD’de büyümenin hızlanması küresel ticareti destekleyebilir. Ancak Türkiye’nin ihracatında Avrupa belirleyicidir. ABD kaynaklı canlanma- ihtimali çok yüksek olan bir veri olarak- Avrupa’ya güçlü biçimde yansımazsa Türkiye’nin ihracat artışı sınırlı kalır.
Kur kanalı daha hassastır. ABD’de faiz düşüşü doların küresel değerini zayıflatabilir. Bu kısa vadede olumludur. Fakat güçlü sermaye girişleri TL’nin aşırı değerlenmesine yol açarsa ihracatçının rekabet gücü zayıflar. Dahası, kur istikrarının dış likiditeye bağımlı hâle gelmesi ileride yaşanabilecek küresel dalgalanmalarda sert düzeltme riskini artırır.
Enflasyon cephesinde beklentilere ek olarak bir başka dolaylı risk daha vardır. ABD’de agresif gevşeme küresel talebi ve emtia fiyatlarını yükseltirse, enerji ithalatçısı olan Türkiye’de maliyet enflasyonu artabilir. Bu da cari denge ve fiyat istikrarı üzerinde ek bir baskı oluşturur.
Sonuç olarak ABD’de faizlerin siyasi yönlendirmeyle belirgin biçimde düşmesi Türkiye için otomatik bir rahatlama anlamına gelmez. Kısa vadede likidite artışı ve finansman maliyetlerinde gerileme görülebilir. Ancak aynı süreç enflasyon, kur dengesi, cari açık ve finansal istikrar açısından yeni kırılganlıklar yaratabilir.
Başka bir ifadeyle, Türkiye dış finansmana bağımlı olduğu ve dolar merkezli küresel finansal sistem içinde kaldığı sürece enflasyon baskısıyla mücadele etmeye devam edecektir. Trump yönetimi Türkiye’ye doğrudan bir mesaj vermese de, izleyebileceği düşük faiz politikası dolaylı olarak şunu söylemektedir: Kur dalgalanmalarına ve yeni enflasyon şoklarına hazırlıklı olun.
Hal böyle olunca, Türkiye’nin emekçileri açısından kısa ve orta vadede belirgin bir iyileşme ihtimalinin oldukça zayıf olduğunu söylemek zor değildir. Türkiye, doların dünya rezerv parası olmayı sürdürmesinden en fazla olumsuz etkilenen ekonomiler arasında yer almaktadır.
Bu noktada asıl soru şudur: Nereye kadar?
Bu soru ise bizi yeniden Türkiye ekonomisinin temel politika tercihine getirir: Devlet mi, piyasa mı? Dolar merkezli küresel finansa tabi olmak mı, yoksa dolardan uzaklaşarak toplumsal refahı merkeze alan bir ekonomi politikasına yönelmek mi?
