Dünyayı izlemek için ne okumalıyım?
Yöneticilere verdiğim eğitimlerin sonunda bana sık sık aynı soru sorulur: “Ne okuyalım? Dünyada olup biteni nereden izleyelim?”
İlk bakışta bu kolay bir soru gibi görünür. İnsanın aklına hemen bir kaynak listesi gelir. Oysa mesele o kadar basit değildir. Burada iki yönlü bir sorun vardır: bir yanda dünya, öte yanda onu anlamaya çalışan insan.
“Dünyada ne oluyor?” dediğimizde, dünyayı karşımızda duran bir gerçeklik gibi düşünürüz. “Bunu nasıl öğrenirim?” dediğimizde ise bilen kişiyi öne çıkarırız. Ne var ki dünya ile kurduğumuz ilişki bu kadar yalın değildir. Dünyaya doğrudan ulaşamayız. Dünyayı ancak kurumlar, diller, kavramlar, veriler, haberler ve yorumlar aracılığıyla tanırız. Bu yüzden asıl soru yalnızca dünyada ne olduğu değildir. Asıl soru, dünyayla hangi aracılar ve görünüşler içinden geçerek buluştuğumuzdur.
Diyelim ki Reuters’ta bir haber okuyoruz. İlk anda şöyle düşünürüz: Reuters olup biteni aktarıyor, ben de dünyada neler olduğunu öğreniyorum. Oysa biraz dikkatle bakınca bunun böyle olmadığı görülür. Haber, olayın kendisi değildir. Olay, onu seçen, adını koyan, sıralayan ve belli bir dil düzeni içinde kuran bir elden geçerek habere dönüşür. Demek ki okuduğumuz şey dünyanın kendisi değil, Reuters’in bakışından inşa edilmiş bir dünya görünümüdür.
İş burada da bitmez. Reuters’e ayrıca iki ayrı yönden bakmak gerekir. Bir yönden Reuters, geçmişi olan, belli çalışma kuralları bulunan, kendi öncelikleri ve sınırları içinde işleyen bir kurumdur. Bir başka yönden ise Reuters’in kendisi hakkında kurduğu söz vardır. “Tarafsızız”, “güveniliriz”, “yalnızca olguları aktarıyoruz” diyen de Reuters’tır. Yani karşımızda yalnızca Reuters diye bir kurum değil, kendisini anlatan ve kendini haklı çıkaran bir Reuters daha vardır.
Bu ayrımı görmek önemlidir. Bir kurumun kendisi hakkında söyledikleri, o kurumun ne olduğunun doğrudan kanıtı sayılamaz. Bunlar aynı zamanda o kurumun kendini nasıl kurduğunu gösteren sözlerdir. Başka türlü söylersek Reuters yalnızca dünyayı anlatmaz, kendini de anlatır. Okur çoğu zaman hem haberi hem de bu kendini anlatış biçimini birlikte alır. Böylece yalnızca olayı değil, o olayı anlatma hakkını kendinde gören bir kurumun kendi iddiasını da okumuş olur.
O halde soru şudur: Dünyayı mı okuyoruz, yoksa dünyanın bize sunuluş biçimini mi?
Cevap şudur: İkisini birden okuyoruz. Felsefi düğüm de tam burada karşımıza çıkar.
Kant hayatını bu bilmeceyi çözmeye adadı. Ona göre bilgi, nesnenin olduğu gibi gelip zihne düşmesi değildir. Bilgide öznenin ağırlıklı payı vardır. İnsan dünyayı her zaman belli kalıplar içinden bilir. Bunu bugüne getirip basitçe söylersek durum şundan ibarettir: Haber, olayın çıplak bir kopyası değildir. Olay, ancak ona bakan gözün içinden görünür olur. Burada bahsi geçen göz okuyucunun gözüdür.
Gadamer bilmeceye yeni bir boyut ekler. Ona göre anlama, her zaman belli bir ufuk içinde gerçekleşir. Hiç kimse metne, olaya ya da habere boş bir zihinle gitmez. Herkes kendi geçmişiyle, diliyle, yaşadıklarıyla gider. Aynı haberi iki kişinin okuyup başka başka anlamlar çıkarması bundandır. Ama iş burada da bitmez. Okur nasıl kendi ufkuyla bakıyorsa, haberi kuran kurum da kendi ufkuyla bakar. Demek ki haberde yalnızca okurun değil, haberi kuran kurumun da ufku vardır. Gadamer bu nedenle okuma faaliyetine “ufukların karşılaşması” der.
Foucault ise bilginin boşlukta doğmadığını söyleyerek işin bilgi üretim siyasetine dikkat çeker. Bilmece böylece daha da çetrefil hâle gelir. Bilgi her zaman belli kurumların ve belli söz düzenlerinin içinde kurulur. Bunlara bilgi rejimleri der. Hangi sözün bilgi sayıldığı, kimin gerçeği söyleme hakkına sahip görüldüğü, belli bir rejimin içinde meşrulaştırılabilir. Onun için haber okurken yalnızca “Ne diyor?” diye sormak yetmez. “Bunu kim söylüyor?”, “Nereden güç alarak söylüyor?”, “Hangi dili olağan gösteriyor?”, “Neyi dışarıda bırakıyor?” sorularını da sormak gerekir.
Luhmann’ın “ikinci dereceden gözlem” dediği şey ise sanki bu bilmeceyi bütün boyutlarıyla ifade etme çabasını yansıtmaktadır. Luhmann şöyle düşünür: Önce olaya bakmalıyız. Ardından olaya bakan göze bakmalıyız. Yani yalnızca dünyayı değil, dünyaya bakan bakışı da görmeye çalışmalıyız. Ve bunu, dünyaya bakan bir göz, yani bu yapısal ilişki bağlamında belli bir konum kaplayan öznelerden biri olduğumuzu unutmadan yapmalıyız.
Burada biri çıkıp şöyle diyebilir: Her şey belli bir öznelliğin temsili ise, doğru diye bir şey yoktur. Bu işin sonu, olayın olmadığını iddia etmeye kadar varabilir. Tabii ki bu da bizi saçma bir durumla yüz yüze bırakır. Mesela Tahran, ABD-İsrail tarafından bombalandıysa, bunun olmadığını söylemek mümkün müdür? Sorun olayın olup olmadığı değildir. Sorun, olayın hakikatidir. İnsan nesnelerle değil, nesnelerin hakikatiyle ilgilenir.
Vardığımız sonuç belki de kimseyi şaşırtmayacak olsa da şudur: Hakikate yaklaşmak istiyorsak, olayın bize aksedişi sürecinde yer alan bütün nesne-özne etkileşimlerini hesaba katmamız gerekir. Kısacası okuma, yalnızca olanları öğrenme saikiyle yapılmamalıdır; öğrendiklerimizin bilgide nasıl kurulduğunu görmeye dönük bir okuma da olmalıdır.
Dolayısıyla “Dünyayı izlemek için ne okumalıyım?” sorusuna benim her zaman bir karşı sorum olmuştur. Neyi okuyacağınız önemlidir ama akılda hep şu soru bulundurulmalıdır: “Okuyacağımız kaynağı nasıl okumalıyım?”
Kısa yanıtım ise genelde şöyle olmuştur: Dünyayı izlemek için çok sayıda ve çeşitli kaynak okuyun. Ama bunları her zaman “ikinci dereceden gözlemle” okuyun. İlk okuyuşta olayı anlamaya çalışın. İkinci okuyuşta, kendi bakışınız dâhil bütün bakışları görmeye çalışın. Asıl okuma işte bu ikinci düzeyde başlar.
