Enerji Faturası Yükselirken . . .
Yaşanmakta olan küresel enerji şoku sonrasında Türkiye’nin enerji meselesini ele alırken soruyu doğru yerden sormak gerekiyor. İlk tepki çoğu zaman haklı olarak şu oluyor: Enerji kaynaklarının akışında bir sıkıntı olur mu? Oysa bugün Türkiye açısından asıl mesele, fiziksel arzın kesintiye uğrama olasılığından çok, pahalılaşan enerjinin ekonomik ve toplumsal etkilerinin nasıl yönetileceğidir. Bir başka deyişle, artan mali yükün elektrik üretimine, sanayiye, enflasyona, kamu maliyesine ve hane bütçelerine nasıl yansıyacağıdır. Bu tartışmanın merkezinde ise doğal gaz fiyatlarındaki sert yükseliş yer almaktadır.
Türkiye’nin son yıllarda doğal gaz altyapısında önemli bir kapasite artışı sağladığını biliyoruz. Üç yüzer depolama ve yeniden gazlaştırma ünitesi ile iki kara terminali sayesinde yeniden gazlaştırma kapasitesinin günlük 160 milyon metreküpün üzerine çıkması, geçmişe göre daha güçlü bir altyapıya sahip olduğumuzu göstermektedir. Bu altyapı, fiziksel anlamda enerji şoku riskini azaltmış, sisteme esneklik kazandırmıştır. Ancak bu rahatlama, fiyat baskısının ortadan kalktığı anlamına gelmez. İran savaşı sonrası gelişmeler, özellikle doğal gaza erişimin kesintiye uğramasa bile çok pahalıya mal olacağını ortaya koymuştur.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın verileri, doğal gazın Türkiye’nin enerji arzı içindeki ağırlığını açık biçimde ortaya koyuyor. Özellikle elektrik üretimindeki belirleyici rolü dikkate alındığında, doğal gazdaki fiyat artışlarının ekonomi üzerindeki etkisinin ne kadar geniş bir alana yayılabileceği daha net görülüyor. Altyapıdaki iyileştirmelere rağmen ithalata bağımlılığın sürmesi de bu kırılganlığı besleyen temel unsurlardan biri olmayı sürdürüyor. Bu nedenle Türkiye’yi yaşanan enerji şoku karşısında ne bütünüyle savunmasız ne de tam anlamıyla güvenli bir ülke olarak tanımlamak mümkündür. En doğru ifade, Türkiye’nin arz yönlü kırılganlığını bir ölçüde azalttığı, ancak maliyet yönlü kırılganlığını hâlâ aşamadığıdır. Bugün asıl mesele, yükselen enerji faturasını ekonomik büyümeyi hedeflerken enflasyonu yeniden tırmandırmadan kontrol altında tutabilmektir. Dahası, bu sorun en çok da zaten ağır bir geçim sıkıntısı yaşayan düşük gelir grupları açısından acil bir önem taşımaktadır. Unutulmaması gereken temel gerçek, enerji fiyatlarındaki yükselişin temel ihtiyaç kalemlerini etkileyerek toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirecek olmasıdır.
