Epstein Vakasının Düşündürdükleri: Ahlaki Çöküş mü, İki Zaman Arasında Kalmış Olmak mı?
Dünya kamuoyunda fırtınalı biçimde sürmekte olan Epstein dosyaları tartışmalarını izlerken dikkatimi çeken şey, olayın kendisinden çok verilen tepkinin tonu oldu. İnsanlar birkaç güçlü ismin karanlık ilişkilerini konuşmakla yetinmiyor; daha köklü bir sarsıntıya işaret ediyorlar. Ortaya saçılanların, günümüz iktidarının ahlaki payandalarını yerinden oynattığını söyleyenlerin sayısı az değil.
Çünkü mesele, soyut bir “ilişki ağı” anlatısından ibaret görünmüyor. Ortada pedofili iddiaları var. Güçsüz kesimlerin çocuklarının, elitlerin sapkın zevkleri için araçsallaştırıldığına dair anlatımlar var. İstismar var. Tahakküm var. Yıllarca üzeri örtülmüş, görmezden gelinmiş bir karanlık var.
Buna, söz konusu ağın, kimi yorumlara göre, devletler arası çıkar ilişkilerinde, özellikle İsrail Devleti’nin çıkarları doğrultusunda bir şantaj imkânına dönüştürülmüş olabileceği iddiaları ekleniyor. Bu iddiaların tamamı henüz açıklık kazanmış sayılmaz. Fakat kamuoyuna yansıyan tablo, ahlaki bakımdan gerçekten ağır, ürpertici ve sarsıcı.
Bu yüzden birçok kişi için mesele, bir adli soruşturmanın çerçevesini aşıyor. “Ahlak çöktü” cümlesi hızla dolaşıma giriyor. Tepkinin sertliği, ortaya çıkan çirkinliğin büyüklüğüyle doğru orantılı.
Tepki anlaşılır. Ama yeterli mi?
Şunu hatırda tutmak gerekir: Epstein vakası bir anda doğmuş bir hadise değil. Ortaya saçılan belgeler, benzer ilişkilerin kırk–elli yıldır sürdüğünü gösteriyor. Eğer durum buysa, bugün yaşanan sarsıntıyı nasıl anlamalıyız? Aynı yapı uzun süredir mevcutken, niçin ortaya şimdi çıkmış bir çöküşten söz ediliyor? Belki mesele, aniden ahlakın unutulmuş olması değil; ahlaki ölçütlerin değişmiş olmasıdır. Beklentilerin değişmiş olmasıdır.
Zamanlar arası kültürel ve ahlaki değişimlerden söz edilince aklıma hep Reinhart Koselleck gelir. Şimdiki zamanı kavramak için yalnızca olayların kendisine bakmanın yetmeyeceğini söyler. Asıl bakılması gereken, geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkinin nasıl farklılaştığını anlamaktır. Bu yüzden iki kavram önerir: deneyim alanı ve beklenti ufku.
Deneyim alanı, geçmişten devralınan değerleri, alışkanlıkları ve yapıları kapsar. Beklenti ufku ise geleceğe yönelen talepleri ve tasavvurları. Günümüzde bu iki alan arasındaki mesafe açılmış durumda. Beklentiler yükselmiş; buna karşılık iktidarın yönetilenlerle kurduğu ilişki biçimi büyük ölçüde yerinde kalmış, bazı yönleriyle daha kapalı ve daha sert bir geçmişe doğru kaymış görünüyor.
Epstein vakasında görünür hâle gelen gerilim, tam da bu mesafeden besleniyor. Burada yalnızca bir ahlak tartışması yok. Ondan önce, yönetilenlerin iktidarla ilişkilerini yeniden tanımlama yönünde geliştirdikleri güçlü bir itiraz var.
Özellikle genç kuşakların talebi, yalnızca birkaç ismin yargılanmasıyla sınırlı kalmıyor. Daha fazla şeffaflık istiyorlar. Daha fazla hesap verebilirlik. Daha fazla eşitlik. Kapalı kapılar ardında işleyen ilişkiler ağının varlığına tahammül azalıyor.
Belki risklerin tamamını hesap etmiyorlar. Belki gerçekten cesurlar. Ama açık olan şu: Soruyorlar. Israrla soruyorlar. “Kim biliyordu?”, “Kim sustu?”, “Kim korudu?” Yalnızca hukuki bir süreç talep etmiyorlar; ahlaki bir yüzleşme istiyorlar.
Buna karşılık iktidarın örgütlenme biçimi, hiyerarşik yapısını koruyor. Kendi iç mekanizmalarına güveniyor. “Bağımsız yargı gereğini yapar” söylemine yaslanıyor. Hukuki prosedür işletildiğinde meselenin kapanacağı varsayılıyor.
Gerilim, işte bu iki karşıt zamanın şimdide yan yana durmasından kaynaklanıyor.
Bir tarafta kurumsal, hiyerarşik ve prosedüre dayalı eski bir ahlak düzeni; diğer tarafta şeffaflığı ilke hâline getiren, iktidarı sürekli etik denetime açık görmek isteyen yeni bir ahlaki yaklaşım.
Bu noktada Martin Heidegger’i hatırlamak anlamlı olabilir. İnsan, zamana dışarıdan bakmaz, der. Ona göre insan, zamanın içinde var olur ve kendini geleceğe doğru kurar. Gelecek, yalnızca takvim yapraklarından okunmaz; varoluşun yönü olarak deneyimlenir.
Bugün yaşanan tepkisellik, biraz da buradan kaynaklanıyor olabilir. Bilginin hızla yayılması, güç ilişkilerinin görünür hâle gelmesi, insanı hem sorumlularla hem de kendi sorumluluğuyla yüz yüze getiriyor. Bu yüzleşme kaygı üretiyor. Kaygı ise her zaman bir yıkımın gelmekte olduğu hissinden kaynaklanmaz; aksine, arzu edilen bir geleceğe bir türlü geçilemiyor olmasından doğar.
Soru hâlâ orada duruyor:
Epstein vakası ahlaki bir çöküş mü?
Yoksa kırk–elli yıldır süren bir yapının, çoktan geleceğe doğru hareketlenmiş bir beklenti ufku içinde artık kabul edilemez hâle gelmesi mi?
Yanıtımız ne olursa olsun, mesele bir skandalın ötesine çoktan geçmiş bulunuyor.
Günümüz, kendi zamanının ruhunu tanımlamak üzere bu olayı takip ediyor.
