Immanuel Wallerstein, Giovanni Arrighi ve Terence Hopkins’e göre modern dünyanın iki büyük dünya devrimi 1848 ve 1968’dir. Her ikisi de ilan ettikleri hedeflere ulaşamamış, ancak dünyayı değiştirmiştir. Bu yaklaşım, devrimi yalnızca siyasal iktidarın ele geçirilmesiyle ölçmez. Bir hareket iktidarı ele geçiremese bile toplumun sorunları tanımlama biçimini, meşru taleplerin sınırlarını ve kurumların işleyişini değiştirebilir.[1][2]
1968’in önemi, yerleşik siyasal ve toplumsal düzeni sarsmış olmasından kaynaklanır. Hareketler ABD hegemonyasına, Vietnam Savaşı’na, sömürgeciliğe, ırkçılığa ve otoriter yönetime karşı çıkıyordu. Aynı zamanda sosyalist partilerin, sendikaların ve ulusal kurtuluş hareketlerinin oluşturduğu eski sol yapılara da itiraz ediyordu. Gençler, devlet iktidarını ele geçirmeyi bütün sorunların çözümü olarak gören merkeziyetçi ve hiyerarşik siyaset anlayışını sorguluyordu.[1]
1968 hareketleri varlıklarını uzun süre sürdüremedi. 1980’lere gelindiğinde bu hareketlerin önemli bir bölümü dağılmıştı. Fransa’da hükûmet devrilmemiş, kapitalizm sona ermemiş, savaşlar da durmamıştı. Buna rağmen kadınların, öğrencilerin, siyahların, çevrecilerin ve farklı kimlik gruplarının talepleri siyasal alanın kalıcı unsurları hâline geldi. Üniversiteler, siyasal partiler, sendikalar, medya, aile ilişkileri ve çalışma hayatı bu taleplerin etkisiyle dönüşüme uğradı. Yeni araştırma alanları, yeni örgütlenme biçimleri ve yeni katılım kanalları ortaya çıktı.
1968 neden kalıcı bir etki yarattı?
1968 kuşağının gücü yalnızca genç olmasından kaynaklanmıyordu. Üniversitelerde, öğrenci birliklerinde, sendikalarda, mahallelerde, dergilerde ve siyasal örgütlerde süreklilik taşıyan ilişkiler kurulabiliyordu. Farklı ülkelerdeki hareketler birbirini izliyor, birbirinden öğreniyor ve yerel mücadeleleri dünya ölçeğindeki gelişmelerle ilişkilendiriyordu.
Öğrencilerin talepleri yalnızca kendi yaş gruplarının sorunlarıyla sınırlı kalmadı. Fransa’da öğrenci eylemlerini milyonlarca işçinin katıldığı grevler izledi. ABD’de savaş karşıtı hareket, siyahların hak mücadelesi ve feminist hareketle kesişti. Avrupa’daki gençlik hareketleri ise sömürgecilik karşıtı mücadelelerden ve Üçüncü Dünya devrimlerinden etkilendi.
Bu ilişkiler, gençliği yalnızca demografik bir yaş grubu olmaktan çıkararak siyasal bir aktöre dönüştürdü. Gençler, toplumun farklı kesimlerinde biriken itirazları yeni bir siyasal dil içinde bir araya getirebildi. Hareketlerin kalıcı etkisi de gençlerin kendi gündemlerini daha geniş toplumsal meselelerle ilişkilendirebilmesinden doğdu.
1968 hareketlerinin yerleşik partiler karşısında belirli bir özerkliği de vardı. Gençler, partilerin gençlik kollarında yükselmekle yetinmedi; kendi örgütlerini, yayınlarını ve tartışma alanlarını kurdu. Bu özerklik, daha önce siyasetin dışında tutulan sorunların yerleşik siyasal ve ekonomik güç odaklarının denetiminin daha sınırlı olduğu kamusal alanlara taşınmasını sağladı.
Hareketlerin bazı üyeleri daha sonra partilere, parlamentolara, üniversitelere, medyaya ve kamu kurumlarına girdi; bu alanlarda etkili konumlara yükseldi. Ancak onların kurumlar içindeki etkisini güçlendiren ayırt edici unsur, kurumların dışında varlığını sürdüren toplumsal hareketler ve siyasallaşmış kamusal ortam oldu. Kurumlara giren aktörler ile kurumları dışarıdan zorlayan hareketler arasındaki bağ, kurumsal yenilenmenin önünü açtı.
Bu yenilenmenin elbette sınırları da vardı. Luc Boltanski ve Ève Chiapello, 1968’in hiyerarşiye, bürokrasiye ve tekdüze çalışma hayatına yönelttiği eleştirilerin bir bölümünün daha sonra kapitalizm tarafından benimsendiğini göstermektedir. Özerklik, yaratıcılık ve esneklik talepleri yeni şirket yönetimi anlayışlarının diline çevrilmiş; ancak bu dönüşüm ekonomik güvencesizliği ve eşitsizliği ortadan kaldırmamıştır.[3] Başka bir deyişle hâkim kurumlar, hareketlerin bazı taleplerini kendi işleyişlerine ve çıkarlarına uyarlayarak benimsemiş; bu süreçte söz konusu taleplerin dönüştürücü etkisini sınırlandırmış ve onları mevcut sistemle bütünleştirebilmiştir.
Gençler bugün neden aynı etkiyi yaratamıyor?
Günümüzde gençler siyasete ilgisiz değildir. İklim krizinden barınma sorununa, işsizlikten savaşlara kadar pek çok konuda hızla harekete geçebiliyorlar. Sosyal medya sayesinde kısa sürede milyonlarca kişiye ulaşabiliyor ve siyasal gündemi etkileyebiliyorlar. Buna rağmen bu hareketlilik, 1968 sonrasında görülen ölçüde kalıcı bir kurumsal yenilenme yaratmıyor.
Bu farkın önemli nedenlerinden biri, gençlerin örgütlenebileceği toplumsal zeminin geçmiş dönemlere kıyasla piyasa ilişkilerinin ve sermaye baskısının çok daha güçlü etkisi altında olmasıdır. Sendika üyeliği gerilemiş, partilerin toplumla sürekli ve geniş ölçekli örgütsel bağlar kurma imkânları daralmış, üniversiteler piyasa baskısı altında giderek daha fazla ekonomik işleyişe tabi hâle gelmiş, çalışma ilişkileri ise güvencesizleşmiştir. İnsanlar aynı iş yerinde, mahallede veya siyasal örgütte uzun süre birlikte kalmadıkları için ortak deneyimlerini sürekli ve kalıcı bir örgütsel güce dönüştürmekte zorlanmaktadır.
Didi Kuo, çağdaş partilerin toplumdaki farklı çıkar ve talepleri örgütleyen yapılar olmaktan giderek uzaklaştığını, buna karşılık faaliyetlerini ağırlıklı olarak seçim kazanmaya yönelttiğini savunmaktadır.[8] Daniel Schlozman ve Sam Rosenfeld ise üyelerle kurulan bağların zayıfladığı; buna karşılık bağışçıların, profesyonel kampanya ekiplerinin, danışmanların ve medya ağlarının güç kazandığı günümüz siyasal partilerini “içi boşalmış partiler” olarak tanımlamaktadır.[9]
Bu partilerin gençlere bütünüyle kapalı olması gerekmez. Genç siyasetçiler parti örgütlerinde yükselebilir, milletvekili seçilebilir ve hatta liderliğe ulaşabilir. Ancak bu yükseliş çoğu zaman parti yönetimlerinin onayından, finansman ağlarından, medya görünürlüğünden ve profesyonel siyaset kariyerinin yerleşik kurallarından geçer. Böylece genç aktör, sisteme girerken kendisinden önce kurulmuş ilişkiler ağının ve mevcut güç dengelerinin içine yerleşir.
Max Weber’in parti anlayışı bu sürecin işleyişini açıklamaya yardımcı olmaktadır. Modern parti, toplumsal talepleri temsil ederken aynı zamanda siyasal kariyerlerin şekillendiği bir örgütsel yapı oluşturur.[4] Robert Michels’in “oligarşinin demir yasası” olarak tanımladığı eğilim de bu noktada ortaya çıkar: Örgütün sürekliliğini sağlayan yönetici kadrolar, zamanla üyeler karşısında daha güçlü ve özerk bir konum kazanabilir.[5] Thorstein Veblen’in “yerleşik çıkarlar” kavramı ise kurumların çevresinde oluşan çıkarların zamanla korunması gereken yapılara dönüşebileceğine işaret eder.[6] C. Wright Mills de siyasal, ekonomik ve bürokratik seçkinler arasında kurulan ilişkilerin birbirine bağlı iktidar çevreleri oluşturduğunu belirtmektedir.[7]
Bu yaklaşımlar birlikte düşünüldüğünde, gençlerin partilerde yükselmesinin her zaman kurumların yenilenmesi anlamına gelmediği görülür. Belirli ekonomik, toplumsal ve örgütsel koşullar altında genç siyasal aktörlerin yükselişi, mevcut yapıların dönüşmesinden çok yeniden üretilmesine hizmet edebilir. Parti genç aktöre siyasal bir kariyer imkânı sunar; örgütsel oligarşi bu kariyerin kurallarını belirler; yerleşik çıkarlar kabul edilebilir değişimin sınırlarını çizer; iktidar çevreleri ise başarılı siyasal aktörü mevcut ilişkiler ağına dâhil eder. Böylece siyasal aktörler gençleşirken kurumların işleyişi ve güç ilişkileri büyük ölçüde değişmeden kalabilir.
Bu sürecin günümüzde aldığı biçimi açıklarken Olúfẹ́mi O. Táíwò’nun “elitlerin ele geçirmesi” kavramı da açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır. 1968 hareketlerinin bazı taleplerinin zamanla mevcut kurumlar tarafından soğurulmasına benzer biçimde Táíwò da partilerin yeni toplumsal hareketlerin dilini, sembollerini ve bazı temsilcilerini benimseyebildiğini; buna karşılık kaynakların dağılımını ve karar alma düzenini değiştirebilecek talepleri geri plana itebildiğini göstermektedir.[10] Böylece gençler ve yeni toplumsal kesimler siyasal alanda daha görünür hâle gelirken, bu görünürlüğün kurumsal yapıları ve güç ilişkilerini dönüştürme kapasitesi sınırlı kalabilmektedir.
Parti dışına çıkmak yeterli mi?
Yerleşik partiler gençleri kendi yapılarına uyarlarken, parti dışındaki hareketler de başka bir sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Anton Jäger’in “hiperpolitika” kavramı, yukarıda değinilen siyasal hareketliliğin neden kalıcı örgütsel yapılara ve sonuçlara dönüşmekte zorlandığını açıklamaya yardımcı olmaktadır.[12]
Bir protesto ya da dijital kampanya kısa sürede dünya gündemine girebilir. Ancak aynı hız, hareketin dağılmasını da kolaylaştırabilir. Ortak karar alma mekanizmaları, maddi kaynaklar ve sürekli örgütsel ilişkiler kurulamadığında görünürlük kalıcı bir siyasal güce dönüşemez.
Paolo Gerbaudo’nun dijital partiler üzerine çalışması da bu sorunun başka bir boyutuna dikkat çekmektedir. Dijital platformlar, daha önce siyasetten dışlanmış kesimlere, özellikle de gençlere yeni katılım imkânları sunabilir. Bununla birlikte platformu, verileri ve iletişim kanallarını denetleyen merkez, hareket üzerinde önemli ölçüde güç kazanabilir. Görünüşte yatay olan katılım ise zamanla güçlü bir liderin ve dar bir yönetici kadronun çevresinde yoğunlaşabilir.[11]
Gençler böylece iki kanal arasında sıkışıp kalabilir. Yerleşik partilere girdiklerinde mevcut örgütsel ilişkilerin içine çekilirler; bu yapıların dışında kaldıklarında ise hareketlerini sürekli ve etkili bir güce dönüştürmekte zorlanırlar. Birinci kanal gençleri mevcut kurumsal düzene bağlarken, ikinci kanal siyasal etkilerinin geçici kalmasına yol açabilir.
70 yaş ve üzerindeki liderler tablosu ne gösteriyor?
Dünya ölçeğinde yürütme gücünü elinde bulunduran siyasal liderler üzerine yürüttüğüm ve ön bulgularının yalnızca küçük bir bölümünü daha önce paylaştığım araştırma, bu tartışmayı liderlik kariyerleri üzerinden yeniden değerlendirmemize imkân sunmaktadır. Eylül 2026 verilerine göre araştırma kapsamında tespit edebildiğim 194 liderin 53’ü 70 yaş ve üzerindedir. Burada bu 53 lideri, ülke yönetimine ilk geldikleri yaş ile toplam liderlik süreleri bakımından karşılaştırmalı olarak ele alıyorum.
Bu 53 liderin 24’ü ülke yönetimine ilk kez 70 yaşından önce gelmiş ve toplamda en az on yıl liderlik yapmıştır. On dört lider ise yine 70 yaşından önce yönetime gelmiş, ancak toplam liderlik süreleri on yılın altında kalmıştır. İlk kez 70 yaşında veya daha ileri bir yaşta ülke yönetimine gelenler arasında yalnızca bir liderin toplam liderlik süresi on yılı aşmaktadır. Geriye kalan 14 lider ise 70 yaşından sonra yönetime gelmiş ve on yıldan kısa süredir ülke yönetiminde bulunmaktadır.
Bu dağılım, 70 yaş ve üzerindeki liderlerin tek bir siyasal kariyer yolundan gelmediğini göstermektedir. Bazıları ülke yönetimine siyasal kariyerlerinin ileri bir aşamasında ulaşmıştır. Buna karşılık daha büyük bir grup, liderlik konumuna daha erken yaşlarda gelmiş ve zaman içinde 70 yaş sınırını aşmıştır. Nitekim bu 53 liderin 38’i ülke yönetimine ilk kez 70 yaşından önce, 26’sı ise 60 yaşından önce gelmiştir.
Bu nedenle yalnızca uzun süre iktidarda kalan liderlerin zamanla yaşlanmasına bakarak bir gerontokrasi tespiti yapamayız. Verilerin asıl düşündürdüğü, genç ya da orta yaşta liderliğe ulaşmanın tek başına kurumsal yenilenme yaratmadığıdır. Bu liderlerin önemli bir bölümü, genç sayılabilecek yaşlarda parti örgütleri içinde yükselmiş ve dünya siyasetinde neoliberal politikaların giderek hâkim hâle geldiği bir dönemde siyasal kariyerlerini şekillendirmiştir. Bu koşullarda lider kadrolarının gençleşmesi, genel bir eğilim olarak siyasal ve kurumsal yenilenmeden çok mevcut yapıların ve güç ilişkilerinin yeniden üretilmesiyle sonuçlanmıştır. Genç aktörler, mevcut siyasal ve ekonomik düzenin kuralları içinde yükselmiş; yaşça gençleşme, kurumsal işleyişte aynı ölçüde bir değişimi beraberinde getirmemiştir. Başka bir deyişle, liderlerin görece erken yaşlarda iktidara gelmesi siyasal kurumların da aynı ölçüde yenilendiği anlamına gelmemektedir.
Bu tablo, genç temsil ile kurumsal yenilenme arasındaki farkı görünür kılmaktadır. Partiler ve siyasal örgütler, yeni kuşaklardan aktörleri bünyelerine alırken kendi temel yapılarını, güç ilişkilerini ve yerleşik işleyiş biçimlerini korumaktadır. Genç aktörler yükselebilir, uzun süre iktidarda kalabilir ve zamanla yaşlanabilir. Ancak bu süreç, yeni toplumsal taleplerin siyasal kurumların işleyişini ve güç dengelerini dönüştürdüğü anlamına gelmemektedir. 1968 sonrasında görülen türden bir kurumsal yenilenme, yalnızca yöneticilerin yaşça gençleşmesiyle değil, yeni taleplerin ve örgütlenme biçimlerinin kurumları dönüştürebilecek bir toplumsal güç kazanmasıyla ortaya çıkabilir.
Daniel Stockemer ve Aksel Sundström’ün araştırması, gençlerin adaylık, parlamento ve hükûmet düzeylerinde yeterince temsil edilmediğini göstermektedir.[13] Ancak gençlerin siyasal kurumlarda daha fazla temsil edilmesi ile bu kurumların yenilenmesi aynı şey değildir. Buradaki veriler, temsil sorununa ikinci bir boyut eklemektedir: Gençlerin karar alma ve yönetim konumlarına ulaşması önemli olsa da tek başına kurumsal dönüşümün göstergesi sayılamaz. Bu nedenle yalnızca kaç gencin siyasal karar alma süreçlerine katıldığına değil, bu aktörlerin hangi örgütsel yapılardan yükseldiğine, hangi güç ve çıkar ilişkileri içinde hareket ettiğine ve iktidara geldiklerinde bu ilişkileri ne ölçüde dönüştürebildiğine de bakmak gerekir.
Kaynaklar
[1] Wallerstein, Immanuel. “1968, Revolution in the World-System: Theses and Queries.” Theory and Society 18 (1989): 431–449. https://doi.org/10.1007/BF00136434.
[2] Arrighi, Giovanni, Terence K. Hopkins ve Immanuel Wallerstein. Antisystemic Movements. London: Verso, 1989.
[3] Boltanski, Luc ve Ève Chiapello. The New Spirit of Capitalism. Çev. Gregory Elliott. London: Verso, 2005.
[4] Weber, Max. Economy and Society: An Outline of Interpretive Sociology. Ed. Guenther Roth ve Claus Wittich. Berkeley: University of California Press, 1978.
[5] Michels, Robert. Political Parties: A Sociological Study of the Oligarchical Tendencies of Modern Democracy. Çev. Eden ve Cedar Paul. New York: Hearst’s International Library, 1915.
[6] Veblen, Thorstein. The Vested Interests and the Common Man. New York: B. W. Huebsch, 1919.
[7] Mills, C. Wright. The Power Elite. New York: Oxford University Press, 1956.
[8] Kuo, Didi. The Great Retreat: How Political Parties Should Behave and Why They Don’t. New York: Oxford University Press, 2025.
[9] Schlozman, Daniel ve Sam Rosenfeld. The Hollow Parties: The Many Pasts and Disordered Present of American Party Politics. Princeton: Princeton University Press, 2024.
[10] Táíwò, Olúfẹ́mi O. Elite Capture: How the Powerful Took Over Identity Politics (and Everything Else). Chicago: Haymarket Books, 2022.
[11] Gerbaudo, Paolo. The Digital Party: Political Organisation and Online Democracy. London: Pluto Press, 2019.
[12] Jäger, Anton. Hyperpolitics: Extreme Politicization without Political Consequences. London: Verso, 2026.
[13] Stockemer, Daniel ve Aksel Sundström. Youth Without Representation: The Absence of Young Adults in Parliaments, Cabinets, and Candidacies. Ann Arbor: University of Michigan Press, 2022.

