Günlük Küresel Görünüm – 9 Şubat 2026
Siyasal Ortam
Japonya, Hong Kong, Portekiz ve Tayland’da son günlerde yaşanan gelişmeler birlikte okunduğunda, küresel siyasal ortamda ortak bir yönelimin belirginleştiği görülüyor. Japonya’da erken seçimleri Sanae Takaichi liderliğindeki Liberal Demokrat Parti’nin 465 sandalyeli Temsilciler Meclisi’nde 316 sandalye alarak açık farkla kazanması ve koalisyonla anayasal çoğunluğa ulaşması, Tayland’da Bhumjaithai Partisi’nin yaklaşık 192 milletvekiliyle birinci gelmesi ve Portekiz’de cumhurbaşkanlığı seçiminde Antonio José Seguro’nun oyların yaklaşık yüzde 66’sını alarak aşırı sağcı rakibini geride bırakması, farklı ülkelerde benzer bir siyasal arayışın öne çıktığını gösteriyor. Seçmen davranışı, ideolojik tercihlerden çok, belirsizlik dönemlerinde karar alma kapasitesi yüksek, yön duygusu verebilen ve sistemi yönetebileceği düşünülen aktörlere yönelmiş görünüyor.
Bu tabloyla birlikte ekonomi ile siyaset arasındaki sınırın hızla silindiği de açıkça görülüyor. Japonya’da gıda üzerindeki tüketim vergisinin askıya alınması vaadi geniş bir toplumsal destek bulurken, bu vaadin nasıl finanse edileceği sorusu finansal piyasalarda temel bir risk başlığına dönüşmüş durumda. Portekiz’de ise işgücü piyasasına ilişkin reformların sendikalarla uzlaşma koşuluna bağlanması, ekonomik kararların piyasa güçlerine bırakılmayacak olduğuna işaret ediyor. Genel resim şunu gösteriyor: Ekonomik tercihlerin, toplumsal rıza ve siyasal denge üretmeden uygulanabilir olmadığı bir döneme girilmiş durumda.
Hong Kong’da Jimmy Lai’ye ulusal güvenlik yasası kapsamında verilen 20 yıllık hapis cezası, bu dönemin bir başka temel eğilimini görünür kılıyor. Ulusal güvenlik kavramı genişlerken, hukuki alan ve ifade özgürlüğü daralıyor. Benzer bir güvenlik merkezli yaklaşım Japonya’nın Çin’le ilişkilerinde sertleşen tutumunda ve Tayland’da milliyetçi söylemin seçim kazandıran bir unsur hâline gelmesinde de görülüyor. Güvenlik artık yalnızca dış politika başlığı değil, iç siyasal düzenin ve rejim istikrarının temel araçlarından biri olarak kullanılıyor.
Öte yandan popülist ve aşırı siyasal akımların etkisi de artmaya devam ediyor. Portekiz’de Andre Ventura ve Chega Partisi’nin oy oranını yükseltmesi, Tayland’da ve başka birçok ülkede benzer eğilimlerin güç kazanması bu durumu teyit ediyor. Ancak aynı zamanda, bu akımların çoğu ülkede merkez partiler tarafından kurulan dengeleyici ittifaklarla iktidar alanının dışında tutulduğu görülüyor. Yani aşırı sağa toplumsal destek artıyor, fakat demokratik kurumlar hala çözüm üretebiliyor
Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, 9 Şubat itibarıyla küresel siyasal ortamın verdiği temel mesaj netleşiyor: Piyasacı değil müdahaleci hükümet tarzı öne çıkyor ve içinde geçtiğimiz kırılgan dönemin tercih edilen yönetim biçimi hâline geliyor; ekonomi ile siyaset arasındaki ayrım hızla ortadan kalkıyor; ulusal güvenlik söylemi hukuki alanı daraltarak siyasal düzeni yeniden tanımlıyor; popülist ve aşırı akımlar güçleniyor ancak çoğu yerde koalisyonlar ve kurumsal bariyerlerle sınırlandırılıyor. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, küresel iş dünyası açısından istikrarın geri döndüğü bir dönemden çok, istikrarın yeniden tanımlandığı bir döneme işaret ediyor. Artık temel soru, “istikrar var mı?” değil; hangi tür istikrarın, hangi bedellerle sağlandığı sorusu etrafında şekilleniyor.
İş Ortamı
9 Şubat 2026 itibarıyla küresel iş ortamı; para politikası beklentileri, kamu harcamalarına dayalı büyüme arayışları, enerji ticaretinde jeopolitik yönlendirme ve yüksek teknoloji tedarik zincirlerinde stratejik konumlanma başlıklarının aynı anda gündemde olduğu bir çerçevede şekillenmektedir. Finansal piyasalarda fiyatlamalar, özellikle ABD kaynaklı makroekonomik veriler ile Orta Doğu, Rusya ve Doğu Asya eksenindeki gelişmelere duyarlı bir görünüm sergilemektedir.
Bu çerçevede değerli metaller piyasasında altın, haftaya yükselişle başlamış ve ons başına 5.000 doların üzerinde işlem görmüştür. Doların zayıflaması ve bu hafta açıklanacak ABD istihdam verileri öncesinde yatırımcıların pozisyonlarını koruma eğilimi, altına olan talebi artırmıştır. Spot altın 5.026 dolar seviyesine yükselirken, ABD vadeli altın kontratları 5.046 dolardan işlem görmüştür. ABD doları, 4 Şubat’tan bu yana en düşük seviyelerine gerileyerek dolar cinsinden fiyatlanan metalleri uluslararası yatırımcılar için daha erişilebilir hale getirmiştir. Fed cephesinde iş gücü piyasasına dair açıklamalar ve 2026 yılı içinde faiz indirimi beklentileri, faizsiz varlık olan altının talep görmesini destekleyen unsurlar arasında yer almaktadır. Aynı dönemde gümüş, platin ve paladyum fiyatlarında da hareketlilik gözlenmiştir.
Hisse senedi piyasalarında Asya borsaları haftaya güçlü bir yükselişle başlamıştır. Bu hareketin temelinde Japonya’daki seçim sonucu ve ABD’de çip hisselerinde yaşanan toparlanma bulunmaktadır. Japonya’da Başbakan Sanae Takaichi’nin partisinin net çoğunluk elde etmesi, kamu harcamaları ve vergi indirimlerine yönelik beklentileri artırmış, Nikkei endeksi rekor seviyelere yükselmiştir. Buna karşılık, artan borçlanma beklentileri Japonya’da kısa vadeli tahvil faizlerinin uzun yıllardır görülmeyen seviyelere çıkmasına yol açmıştır. Japonya dışındaki Asya-Pasifik piyasaları ve Güney Kore borsası da yükseliş kaydederken, Çin hisseleri açıklanacak enflasyon verileri öncesinde sınırlı bir artış göstermiştir. ABD ve Avrupa vadeli endeksleri de haftaya artıda başlamıştır. Çip sektöründe Nvidia, AMD ve Broadcom gibi büyük şirket hisseleri, yapay zekâ veri merkezlerine yönelik yatırımların süreceği beklentisiyle yükselmiştir.
Enerji piyasalarında ise petrol fiyatları düşüş göstermiştir. ABD ile İran arasında nükleer görüşmelerin sürdürülmesi yönünde mutabakata varılması, Orta Doğu’da arz kesintisi ihtimaline dair endişeleri azaltmıştır. Brent petrol ve ABD ham petrolü fiyatları haftaya gerileyerek başlamış, önceki haftalardaki yükseliş serisi sona ermiştir. Bununla birlikte, İran’ın olası bir saldırı durumunda ABD üslerini hedef alacağı yönündeki açıklamaları ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen küresel petrol arzının büyüklüğü, enerji piyasalarında izlenen risk unsurları olmaya devam etmektedir. Aynı dönemde ABD’de petrol ve doğal gaz sondaj faaliyetlerinde artış gözlenmiştir.
Enerji ticaretinde Rusya kaynaklı gelişmeler de küresel iş ortamını etkilemektedir. Avrupa Komisyonu, Rusya’nın deniz yoluyla petrol ihracatını destekleyen hizmetlere yönelik kapsamlı bir yasak önermiştir. Bu gelişmeyle eş zamanlı olarak Hindistan’daki büyük rafineriler, Mart ve Nisan teslimatı için Rus petrolü alımlarını büyük ölçüde durdurmuştur. Hindistan, Rus petrolü yerine Orta Doğu, Afrika ve Güney Amerika kaynaklı tedariki artırmaya yönelmiştir. ABD ile Hindistan arasında açıklanan ticaret anlaşması çerçevesi ve bu bağlamda atılan adımlar, enerji ticaretinde yön değişikliğini destekleyen unsurlar arasında yer almaktadır.
Yüksek teknoloji ve sanayi politikaları alanında ise yarı iletken tedarik zinciri öne çıkmaktadır. Tayvan hükümeti, yarı iletken üretim kapasitesinin büyük bir bölümünün ABD’ye taşınmasının mümkün olmadığını açıkça ifade etmiştir. Tayvan, sektörün merkezinin adada kalacağını ve mevcut üretim kapasitesinin büyümeye devam edeceğini vurgulamaktadır. ABD yönetimi, ileri teknoloji çip üretiminde daha yüksek bir pay elde etmeyi hedeflerken, Tayvan ABD’de yatırımlara açık olduğunu ancak bunun ana üretim altyapısının yerini değiştirmeyeceğini belirtmektedir. Bu çerçevede TSMC’nin ABD’de yürüttüğü büyük ölçekli yatırımlar, küresel tedarik zincirinde üretimin tamamen değil kısmen çeşitlendirilmesine yönelik bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Günlük Yönetici Kılavuzu
Bugün ortaya çıkan küresel tablo, ani bir krizden çok, uzun süredir biriken belirsizliklerin önümüzdeki yakın dönemin gündemlerini belirleyeceğini bir kere daha gösteriyor. Farklı ülkelerdeki seçim sonuçları ve siyasal gelişmeler birlikte okunduğunda, seçmenlerin ideolojiden çok; yön ve güven duygusu verebilen, karar alabilen ve sistemi “idare edebileceğine” inanılan aktörlere yöneldiği görülüyor.
Ekonomik kararlar giderek daha fazla siyasal meşruiyet üretme amacıyla alınıyor. Vergi indirimleri, kamu harcamaları ve sosyal destek vaatleri geniş destek bulurken, bu tercihlerin nasıl finanse edileceği finansal piyasalarda temel bir risk başlığına dönüşüyor. Bu da yöneticiler açısından şu anlama geliyor: Ekonomik koşullar piyasa dinamiklerine göre değil, sosyal taleplerin yönüne göre şekilleniyor. Dolayısıyla öngörüler yapılırken yalnızca piyasa verilerine bakılmamalı; hükümetlerin karar alma yaklaşımındaki, sosyal politikaları önceleyen ideolojik kaymalar da dikkate alınmalıdır. Bu da ilgili hükümetlerin programlarının yakından takip edilmesini şart hâle getiriyor.
Finansal piyasalarda görülen hareketlilik de bu tabloyu destekliyor. Altın fiyatlarının tarihi seviyelere yükselmesi, yatırımcıların riskten tamamen kaçmadığını; ancak belirsizlik karşısında korunma arayışını güçlendirdiğini gösteriyor. Faiz beklentileri, istihdam verileri ve merkez bankalarının mesajları piyasaların kısa vadeli yönünü belirlerken; şirketler açısından finansmana erişim hâlâ mümkün olsa da bunun daha seçici, daha pahalı ve daha koşullu hâle geldiği görülüyor. Borçlanma kararlarının yalnızca maliyet üzerinden değil, geri ödeme koşullarının değişme ihtimali üzerinden de düşünülmesi gereken bir dönemden geçiliyor.
Enerji piyasalarında fiyatlardaki düşüş ilk bakışta rahatlatıcı görünse de, asıl belirleyici unsur fiyatlardan çok arzın siyasal koşullara bağlı olmasıdır. Orta Doğu’daki gelişmeler, Rusya kaynaklı ticaret kısıtları ve büyük alıcı ülkelerin tedarik yön değiştirmesi; enerji akışlarının ekonomik rasyonelden ziyade jeopolitik hesaplarla şekillendiğini gösteriyor. Bu nedenle enerji, şirketler için piyasa hareketlerini izleyerek tahmin yürütülecek bir maliyet kalemi olarak düşünülmemelidir. Çünkü enerji, yatırım yeri, üretim planı ve tedarik yapısını etkileyen stratejik bir değişken hâline gelmiş durumda.
Tedarik zincirleri ve yüksek teknoloji alanında da benzer bir tablo görülüyor. Üretimin tamamen bir ülkeden diğerine taşınmasından ziyade, kritik parçaların ve teknolojilerin farklı coğrafyalara yayılması tercih ediliyor. Bu yaklaşım, şirketlerin riskleri tek bir merkezde toplamak yerine dağıtarak yönetmeye çalıştığını gösteriyor. Bu da yöneticiler için “tek merkezli verimlilik” anlayışının yerini, “çok merkezli dayanıklılık” arayışına bıraktığını düşündürüyor.
Bütün bu gelişmeler ışığında, Türkiye’deki yöneticiler için bugünün temel meselesi, büyüme hedeflerini tamamen geri çekmek ya da agresif biçimde sürdürmek arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele; hangi faaliyet alanlarının daha kırılgan, hangilerinin daha dayanıklı olduğunu netleştirmek; yatırımları, borçlanmayı ve kapasite kararlarını bu ayrım üzerinden şekillendirmektir. Aynı şirket içinde bazı alanlarda temkinli ilerlemek gerekirken, bazı alanlarda esnek ve hızlı hareket etmek gerekebilir.
