Türkiye’de devam eden fon yolsuzluğu ve dolandırıcılığı soruşturması, ortaya çıkan mali yıkımın ötesinde başka bir toplumsal krizi de görünür kılmıştır. Küçük yatırımcıların uğradığı zarar üzerinden büyük kazançlar elde edildiği, bunun için şirketlerin ve iktidar partisinin sağladığı bazı imtiyazların kullanıldığı ileri sürülüyor. Soruşturma devam ediyor; yeni isimler, ilişkiler ve para hareketleri ortaya çıkıyor. Kimin hangi suçu işlediğine -sıkça söylendiği gibi- yargı karar verecek. Ancak ortaya çıkan tablo yalnızca ceza hukukunun konusu değildir. Başkasının parasını ve hakkını alarak zenginleşmenin ayıp sayılıp sayılmadığı, böyle bir davranış karşısında insanın utanıp utanmadığı ya da suçluluk duyup duymadığı da içinde yaşadığımız toplum hakkında düşündürücü bir şeyler söylüyor.
Hırsızlığa ilişkin ahlaki yasa çok eski ve kesindir: Başkasına ait olanı alma. Bunu çocuklara ceza kanununu öğreterek benimsetmeyiz. Başkasının hakkına el uzatmanın yanlış olduğunu öğretiriz. Büyüdükçe bunu yalnızca hukukun yasakladığı ve cezalandırdığı bir suç olarak değil, uyması gereken ahlaki bir zorunluluk olarak görmesini bekleriz. Çalmamasının nedeninin yalnızca yakalanma ve cezalandırılma korkusundan değil, başkasının hakkını almayı yanlış bulmasından kaynaklanmasını isteriz.
Durkheim’ın ahlak üzerine düşünceleri burada önem kazanır. Toplum, insan davranışını yalnızca yasalar ve cezalarla düzenlemez. Doğru ile yanlışın, ayıp ile kabul edilebilir olanın ölçüleri toplumsal hayat içinde öğrenilir. Ailede, okulda ve başkalarıyla kurulan ilişkilerde edinilen bu ölçüler zamanla insanın vicdanının ayrılmaz parçalarına dönüşür. Böylece kişi, yapma imkânı bulunsa bile bazı şeyleri yapmaz. Onu durdurmak için her zaman dışarıdan bir gözetim ya da ceza tehdidi gerekmez.
Norbert Elias’ın uygarlık sürecine ilişkin yaklaşımı bu dönüşümü başka bir açıdan ele alır. Toplumsal hayat çeşitlenip karmaşıklaştıkça davranışları denetleyen güç giderek dışarıdan içeriye taşınır. Herkesin başına bir polis dikmek, her yasağın arkasına bir ceza koymak gerekmez. İnsan kendini denetlemeyi, arzularına sınır koymayı ve başkalarıyla yaşamanın gerektirdiği kurallara uymayı öğrenir. Bu sınırı aştığında yalnızca yakalanmaktan korkmaz; yaptığından rahatsızlık duyar. Bu yüzden, Elias, utanç ve suçluluk, dışarıdan konulan sınırın vicdana yerleşmesiyle ortaya çıkar, der.
Suçluluk ile utanma arasında ise önemli bir ayrım vardır. Suçluluk, insanın yaptığına dönüp “Bunu yapmamalıydım” demesidir. Verdiği zararı görür ve kendi davranışını yanlış bulur. Utanmada başkalarının bakışı daha belirleyicidir. İnsan, yaptığının bilinmesi hâlinde ailesinin, arkadaşlarının, komşularının ya da meslektaşlarının yüzüne nasıl bakacağını düşünür.
Charles Cooley’nin “ayna benlik” kavramı bu duyguyu anlamaya yardımcı olur. Kendimizi yalnızca kendi gözümüzden değerlendirmeyiz; başkalarının bizi nasıl gördüğüne ilişkin düşüncemiz de kendimiz hakkındaki yargımızı biçimlendirir. Dürüst ve güvenilir biri olduğumuza inanmak istiyorsak, değer verdiğimiz insanların da bizi öyle görmesini isteriz. Davranışımız bu görüntüyle bağdaşmadığında utanç duyarız.
Gündelik Türkçede bunun köklü karşılıkları vardır. “Yüzüne bakamamak”, “insan içine çıkamamak”, “yüzü kızarmak”, “el âleme rezil olmak” gibi sözler utanmanın toplumsal yönünü anlatır. Elbette utanmanın her biçimi ahlaki değildir. Toplum, insanları yoksulluğu, kimliği ya da hayat tarzı nedeniyle de utandırabilir. Başkasının hakkını yemek karşısında duyulan utanç ise bundan çok farklıdır. Burada kişinin kim olduğu değil, bir başkasına ne yaptığı önemlidir. Böyle bir utanç, birlikte yaşamanın ahlaki sınırlarını koyar ve korur.
Erving Goffman’ın toplumsal hayatta taşıdığımız “yüz” üzerine söyledikleri de bu çerçevede anlam kazanır. Dürüst bir iş insanı, güvenilir bir yönetici, saygın bir siyasetçi, öğrencilerine ve bilime saygılı bir hoca ya da iyi bir anne veya baba olarak tanınmak isteriz. Bu kimlik yalnızca insanın kendisi hakkında anlattığı hikâyeye dayanamaz; başkalarıyla kurduğu ilişkilerce onaylanır. Davranış ile ötekilerin gözündeki saygın kimlik arasındaki bağ koptuğunda mahcubiyet doğar. İnsan açıklama yapma, geri çekilme ya da kaybettiği itibarı onarma ihtiyacı hisseder.
Devam eden soruşturmanın düşündürücü yanlarından biri de bu dediğimle yakında ilgilidir. Ağır iddiaların ve büyük para hareketlerinin konuşulduğu bir ortamda, adı bunlarla anılan kişilerden utanma duygusuyla dile getirdikleri hiçbir söz işitilmiyor. Savunmalar eğer yapılıyorsa daha çok hukuksal bir dille ortaya konuyor: İddialar henüz kanıtlanmadı, soruşturma sürüyor, suç işlenip işlenmediğine yargı karar verecek. Bunların hepsi hukuken geçerlidir. Masumiyet karinesi herkes için bir haktır. Ancak ceza sorumluluğu ile insanın kendi davranışı hakkında vereceği ahlaki hüküm aynı değildir. Biri yargının vereceği karara, diğeri insanın vicdanına ilişkindir.
Kısacası, yaşananlar, ülkede başkasının hakkını alarak zenginleşmenin önündeki hukuki engellerin zayıflamasının ötesinde bir sosyal çöküşe işaret ediyor. Daha kaygı verici olan, önüne “hırsızlık” imkânı çıkan bazı insanların “başkasının olanı” almaktan çekinmemesi, bunu yaptığında da utanç ya da suçluluk duymamasıdır. Hukuk insanı yargılayabilir ve cezalandırabilir. Fakat onu başkasının hakkına el uzatmaktan alıkoyacak içsel sınır ortadan kalkmışsa, cezanın tek başına onarabileceği şey toplumun varlığı için yeterli bir güvence oluşturamaz.
Bu yazıyı kaleme almama neden olan üzücü bir gözlemle sözümü bağlayayım. Dün Çeşme çarşısında altı kişilik bir grup, bir dükkân sahibini onlarca kişinin gözü önünde ağır biçimde darp etti. Dövdükleri insan kanlar içinde ve baygın hâlde yerde yatarken onu öylece bırakıp hızla uzaklaştılar. Olay jandarmaya intikal etti. Saldırganlar yakalandıklarında yargı önünde hesap verecek, görgü tanıklarından bazıları da gördüklerini anlatacaktır.
Ama yargılanmaları başka, yaptıklarıyla yüzleşmeleri başka bir şeydir. Gün ortasında, hepimizin gözleri önünde bir insanı öldüresiye dövebilenler, onun sahip olduğu en değerli varlığa, canına yönelmişlerdir. Suçlu bulunup hapse gönderilmeleri mümkündür. Bununla birlikte hiçbir mahkeme kararı onların yaptıklarından utanmalarını ya da yerde bıraktıkları insan için suçluluk duymalarını sağlayamaz.
Başkasının parasını almakla canına kastetmek elbette aynı fiiller değildir. Yine de ikisini ayıran bütün farklılıkların gerisinde çok eski ve kesin olan o ahlaki yasa durmaktadır: Başkasına ait olanı alma.
Bu nedenle yaşadığımız “asrın dolandırıcılığı” yalnızca finansal ve ekonomik bir bozulma, hukuksuzluk ya da yolsuzluk değildir. Daha sarsıcı olan, insanı başkasının hakkına el uzatmaktan alıkoyan, el uzattığında suçluluk duymasını ve başkalarının yüzüne bakarken utanmasını sağlayan ahlaki terbiyenin kaybedilmiş olmasıdır. Hukukun zayıflamasının toplum için sonuçları ağırdır; insanın ahlaki terbiyesini kaybetmiş olması da bu sürece eşilik ediyorsa çok daha derin bir çöküş yaşanmaktadır. Olaya, hukusal olduğu kadar sosyolojik bir gözle de bakmak zorundayız.

Evet insana saygı sıfır, karinca miyiz ??