Bu dizinin ilk yazısında, Türkiye’de Kürt meselesi çevresinde başlayan yeni sürecin yalnızca ülke içindeki bir sorunu çözmeye yönelik olmadığını ileri sürmüştüm. İçeride atılan adımları, Türkiye’nin yakın coğrafyasında kurmaya çalıştığı düzenle birlikte değerlendirmek gerektiğini söylemiştim. Şimdi yeniden bu meseleye dönebiliriz.
Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesinin ardından Ahmed eş-Şara’nın liderliğinde yeni bir devlet düzeni kuruluyor. Türkiye, bu yönetimin en önemli bölgesel destekçilerinden biri. Ankara, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını ve farklı silahlı yapıların merkezî devlet çatısı altında toplanmasını istiyor. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklenen Suriye Demokratik Güçlerinin de yeni devlet yapısına katılmasını savunuyor.
Şam yönetimi ile SDG arasında 10 Mart 2025’te imzalanan anlaşma, SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının merkezî devletle bütünleşmesini öngörüyordu. Aylar süren anlaşmazlıklar ve çatışmalardan sonra taraflar 30 Ocak 2026’da aşamalı bütünleşme konusunda yeniden anlaştı. SDG, 25 Ağustos’ta askerî bir örgüt olarak kendisini feshettiğini açıkladı ve mensuplarının yeni devlet kurumlarına katılma süreci başladı. Eylül ayının ilk günlerinde özellikle Kadın Koruma Birliklerinin (YPJ) yeni güvenlik düzenindeki yeri gibi bazı konular henüz çözülememişti. Yine de SDG’nin ayrı bir askerî güç olarak varlığını sürdürdüğü dönem büyük ölçüde sona ermiş görünüyordu.
Türkiye açısından Suriye’deki gelişmeler ile içeride Kürt meselesinin çözümü için yürütülen çalışmalar birbirinden bağımsız değildir. Türkiye, yıllarca silahlı mücadele yürüttüğü bir hareketi kendi egemenlik düzenine katmaya çalışırken Suriye’deki Kürt güçlerinin de başka devletlerin nüfuzundan çıkarak Şam yönetimine bağlanmasını destekliyor.
Türkiye bu süreçte ulusal egemenliğini pazarlığa açmıyor. Egemen bir devlet olarak silahlı mücadeleyle sona erdiremediği bir sorunu siyasal ve hukuki düzeninin içine almayı deniyor. Suriye’deki askerî varlığı ve Şam yönetimiyle kurduğu ilişki sayesinde bölgedeki Kürt hareketleri karşısındaki konumunu da güçlendiriyor. Askerî müdahale imkânını elinde tutarken bölgede meşru kabul edilebilecek yeni bir ilişki düzeni kurmaya yöneliyor.
Bu girişimin yalnızca bölge halklarına barış ve güvenlik sağlama amacı taşıdığını söylemek mümkün değildir. Türkiye sermayesi uzun süredir ulusal sınırların ötesinde yeni yatırım, pazar ve birikim alanları arıyor. Suriye’nin yeniden inşası, ticaret yolları, enerji kaynakları ve savunma ilişkileri Türkiye açısından önemli ekonomik ve stratejik çıkarlar barındırıyor. Ankara, kendi sermayesinin önünü açacak ve siyasal etkisini genişletecek bir nüfuz alanı kurmaya çalışıyor.
Türkiye’yi özgün kılan, bu emperyalist yönelimi imparatorluklara özgü bir yönetim anlayışıyla birleştirebilmesidir. Bölgeye tarihsel, kültürel ve toplumsal bakımdan yabancı değildir. Güvenlik sağlamayı, çatışmaları sona erdirmeyi, ekonomik kaynakları harekete geçirmeyi ve farklı toplulukları ortak bir siyasal merkez çevresinde buluşturmayı amaçlıyor. Bu ilişkiler karşılıklı yarar ürettiği sürece Türkiye’nin ekonomik ve stratejik çıkarları ile koruma ve düzen sağlama iddiası arasında belirli bir denge kurulabilir.
Ne var ki Türkiye’nin nüfuz alanı genişledikçe Amerika Birleşik Devletleri’nin, İsrail’in, İran’ın, Rusya’nın ve başka güçlerin çıkarlarıyla karşılaşıyor. İsrail’in Suriye’de Türkiye tarafından kullanılabileceği düşünülen askerî tesislere yönelik saldırıları, bu rekabeti şimdiden görünür hâle getirdi. Washington ise bir yandan Suriye’nin merkezî yönetim altında birleşmesini desteklerken diğer yandan Türkiye, İsrail ve Suriye arasında çıkabilecek çatışmaları önlemeye çalışıyor.
Rekabet derinleştikçe Ankara’nın daha fazla askerî güç kullanması, savunma sanayisine daha çok kaynak ayırması ve ilişki kurduğu yönetimlerden kendi çıkarları doğrultusunda kararlar almalarını istemesi beklenebilir. Böyle bir gelişme, bölge halklarının Türkiye’ye bakışını da değiştirecektir. Başlangıçta güvenlik ve düzen sağlayan bir güç olarak kabul edilen Türkiye, zamanla kendi şirketleri, askerî ihtiyaçları ve bölgesel hedefleri için hareket eden bir devlet olarak görülebilir. “Bizim güvenliğimiz için buradasınız” düşüncesinin yerini “Kendi çıkarlarınız için buradasınız” yargısı alabilir.
Japonya’nın geçen yüzyıldaki Ortak Refah Alanı girişiminde yaşanan buydu. Bölgesel iş birliği ve Batı emperyalizmine karşı bağımsızlık söylemi, askerî harekâtların, ekonomik denetimin ve Japon çıkarlarına bağlı bir düzenin gerekçesine dönüştü. Burada önce imparatorluk girişiminin başlayıp daha sonra emperyalizme dönüştüğü iki ayrı evreden söz etmiyoruz. Japon sermayesinin çıkarları ve devletler arası rekabet, projenin başından beri işin içindeydi. İmparatorluk düşüncesi bu çıkarları bir bölgesel düzen vaadi içinde bir süre dengeledi ve meşrulaştırdı. Rekabet sertleştikçe belirleyici olan emperyalist yönelimdi.
Türkiye’nin aynı yolu izleyeceğini önceden söyleyemeyiz. Ancak Türkiye örneğinde de imparatorluk tarzı ile emperyalist çıkar eş zamanlı olarak işliyor. Koruma, barış ve iş birliği arayışı gerçektir; sermaye ihracı, pazar arayışı, güvenlik çıkarları ve nüfuz mücadelesi de gerçektir. Kapitalist dünya sistemi içinde emperyalist yönelim yapısal olarak daha güçlüdür. Bu nedenle imparatorluk girişiminin emperyalizmden bağımsız bir siyasal seçenek olarak savunulması teorik olarak mümkün görünmüyor.
Genel Bir Dünya Sorunu
Türkiye örneği, yalnızca Türkiye’yi ilgilendiren bir gelişmeyi anlatmıyor. Rusya’nın yakın çevresinde, İran’ın Orta Doğu’da, Çin’in Asya ve Afrika’da, Hindistan’ın Güney Asya’da kurmaya çalıştığı ilişkilerde benzer bir gerilim görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri uzun süredir askerî, ekonomik ve mali gücüyle küresel bir nüfuz düzeni kuruyor. Japonya yeniden silahlanırken Almanya ve Fransa da Avrupa’nın askerî ve siyasal özerkliğinin hangi merkez çevresinde kurulacağını tartışıyor.
Bu devletlerin tarihleri, güçleri ve kullandıkları araçlar birbirinden farklıdır. Ortak noktaları, kapitalist dünya sistemindeki rekabetin onları kendi nüfuz alanlarını oluşturmaya zorlamasıdır. Bir devletin açıkça imparatorluk kurmayı amaçlaması da gerekmez. Kendi sermayesinin önünü açmak, kaynaklara ve pazarlara erişimini güvence altına almak ve siyasal gücünü artırmak için yürüttüğü mücadele zaten emperyalist bir nitelik taşır. İmparatorluk yönelimi bu temel işleyişin üzerine gelen siyasal biçimlerden biridir; hâkim olan ise emperyalizmdir.
Dünya, bu rekabetin dışında kalan sorunlarını da çözemiyor. Gelir ve servet giderek daha dar bir kesimin elinde toplanıyor. Milyonlarca insan işsizlik, yoksulluk ve gelecek kaygısıyla yaşıyor. İklim değişikliği üretimi, yerleşim alanlarını ve insan sağlığını doğrudan etkiliyor. Göçler artıyor. Teknolojik gelişmeler, insanlığın ortak imkânı olmaktan çıkarak devletler ve şirketler arasındaki mücadelenin araçlarına dönüşüyor.
Bu sorunların hiçbiri ulusal sınırlar içinde çözülemez. Onlarla ilgilenmesi beklenen uluslararası kurumlar ise giderek etkisizleşiyor. Birleşmiş Milletler, büyük güçlerin uzlaşamadığı her konuda hareketsiz kalıyor. Güvenlik Konseyinin yapısı çözüm üretmekten çok mevcut güç ilişkilerini koruyor. Dünya çapında ortak kararlar alınması gereken bir dönemde, bu kararları alabilecek meşru bir siyasal alan bulunmuyor.
Bölgesel imparatorluk girişimleri bu boşluğu dolduramaz. Sınırlarının ötesinde sürekli hareket edebilmek isteyen devlet, ülke içinde kararları merkezîleştirir ve kaynaklarını güvenlik ile nüfuz mücadelesine ayırır. Ekonomik sorunların çözümü ertelenirken bireysel özgürlüklerin alanı daralır. Dışarıda başka toplumların direnişiyle, içeride ise kendi yurttaşlarının hoşnutsuzluğuyla karşılaşır. İmparatorluk girişimini durdurmak da tek başına bu işleyişi sona erdirmez. Emperyalizm, böyle bir proje bulunmasa bile sermaye–ulus–devlet yapısı içinde çalışmaya devam eder.
Karatani’nin D Mübadele Tarzı
Karatani bu çıkmazdan kurtulma imkânını D mübadele tarzında arar. D, sermayenin, ulusun ve devletin yerine geçecek yeni bir egemenlik merkezi değildir. İnsanların özgür iradeleriyle ve karşılıklılık ilkesi çevresinde kurdukları ilişkilerin daha ileri bir düzeyde yeniden ortaya çıkmasıdır.
Bu düşüncenin siyasal ufkunda dünya cumhuriyeti vardır. Karatani, Birleşmiş Milletlerin yeniden yapılandırılmasını bu yönde atılabilecek önemli bir adım olarak görür. Amaç, tek bir devletin dünyaya hükmetmesi değildir. Devletlerin birbirlerine savaş açmasını, sermayenin toplumları sınırsız biçimde yönetmesini ve ulusların başka uluslar üzerinde üstünlük kurmasını engelleyecek ortak bir hukuk düzeni oluşturmaktır.
Böyle bir düzenin sermayeyi, ulusu ve devleti bir anda ortadan kaldıracağını düşünmüyorum. Bunlar varlıklarını sürdürebilir; ancak kendi başlarına belirleyici güçler olarak hareket edemezler. Daha üst düzeyde kurulmuş demokratik ve etik bir düzene bağlı hâle gelirler. Hegelci anlamda aşılmaları, bütünüyle yok edilmelerinden çok, bağımsız hareket etme güçlerini kaybederek yeni bir bütün içinde başka işlevler üstlenmeleri anlamına gelebilir.
Bugünkü Birleşmiş Milletlerin kendi içinden böyle bir dönüşüm yaratması kolay görünmüyor. Önce devletleri ve şirketleri değişime zorlayabilecek uluslararası bir kurucu kamunun ortaya çıkması gerekir.
Bu kamu yalnızca işçi sınıfından, tek bir milletten ya da belirli bir siyasal hareketten oluşmayacaktır. Emek mücadelelerini, ulusal bağımsızlık arayışlarını, bireysel özgürlükleri, doğanın korunmasını ve bilimsel sorumluluğu aynı alanda buluşturmak zorundadır. Çalışanlar, tüketiciler, bilim insanları, farklı mesleklerin temsilcileri, kamu görevlileri ve yerel girişimler bu alanın içinde yer alabilir. Tek bir toplumsal katmana dayanmayan, çok katmanlı ve çok alanlı bir kamu olacaktır bu.
İlk işaretleri büyük örgütlerde veya yerleşik partilerde görülmeyebilir. Küçük dayanışma ağlarında, mesleki sorumluluk girişimlerinde, tüketici boykotlarında, bilimsel iş birliğinde ve dijital ortamlarda ortaya çıkabilir. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu ilişkiler, ortak bir siyasal ve etik dil kurduklarında devletlerin ve şirketlerin hareketlerini sınırlayabilecek bir karşı hegemonyanın parçalarına dönüşebilir.
Laclau ve Mouffe’nin karşı hegemonya yaklaşımı burada bize yardımcı olabilir. Birbirinden farklı talepler, özelliklerini kaybetmeden ortak bir irade çevresinde birleşebilir. Ancak sözünü ettiğimiz karşı hegemonya, ulusal sınırlar içinde iktidarı ele geçirmekle yetinemez. Daha başlangıçta uluslararası olmak ve bugünkü dünya düzenini içeriden dönüştürebilecek yeni ilişkiler geliştirmek zorundadır.
Gezi’de Görünen İnsan
Türkiye’nin bu sürece sunabileceği özgün katkıyı, yeni bir imparatorluk kurma gücünden çok, böyle bir uluslararası kamuyu oluşturabilecek insanların yetişmesinde aramak gerekir.
Gezi’yi bir hükümeti devirme girişimi veya tekrarlanması gereken bir siyasal hareket modeli olarak ele almıyorum. Güçlü güvenlik kurumlarıyla tahkim edilmiş merkezî devletler karşısında yalnızca meydanları doldurarak iktidarı değiştirme düşüncesinin sınırları açıktır. Gezi’nin daha kalıcı yanı, kısa bir süre için görünür kıldığı insan tipidir.
Bu insan dünyayla ilişki kurabiliyor, dijital iletişim araçlarını kullanıyor, farklı kimliklerden insanlarla aynı ortamda yaşayabiliyor ve merkezî bir emir beklemeden ortak işler yapabiliyordu. Yerel bir deneyimi dünyanın anlayabileceği bir dile çevirdi. Mizahı siyasal iletişimin bir parçası hâline getirdi, birbirini tanımayan insanlar arasında güven ilişkileri kurdu ve Türkiye’de yaşanan bir olayı uluslararası bir deneyime taşıdı.
Bu insan tipini yalnızca Gezi’ye katılanlarla sınırlamamak gerekir. Türkiye’de ve diasporada dünyayı yakından izleyen, farklı dillerde çalışan, bilim, teknoloji, sanat ve meslek ağları aracılığıyla uluslararası ilişkiler kuran geniş bir kesim bulunuyor. Türkiye tarihinden gelen kozmopolit deneyim, devletin imparatorluk refleksleri kadar bu insanların dünyaya bakışında da yaşamayı sürdürüyor.
Burada Türkiye’ye ayrıcalıklı bir görev yüklemiyorum. Uluslararası kurucu kamu tek bir ülkeden çıkamaz ve bir milletin önderliğinde kurulamaz. Yine de Türkiye’de yetişen ve diasporada yaşayan insanların farklı toplumların deneyimlerini buluşturmakta, yeni bağlar kurmakta ve ortak hareket yolları geliştirmekte önemli roller üstlenmesi mümkündür.
Cumhuriyetçilik ve Anti-Emperyalizm
Bu dizinin ilk yazısını cumhuriyetçi bir konumdan hareketle anti-emperyalizm çağrısıyla bitirmiştim. Buraya kadar yürüttüğümüz tartışma, bu çağrının bugün hangi içeriğe sahip olabileceğini daha açık biçimde gösteriyor.
Anti-emperyalizm, yalnızca ulusal bağımsızlığı savunmakla sınırlı kalamaz. Ulusal bağımsızlık vazgeçilmezdir. Bununla birlikte bağımsızlığını kazanan bir devlet başka bir gücün nüfuzuna girebilir veya güçlendikçe kendisi yeni nüfuz alanları kurmaya başlayabilir. Devletlerin hiyerarşi içindeki yer değiştirmesi, emperyalist düzeni sona erdirmez.
Klasik Marksist yaklaşım, emperyalizmin sermaye birikiminden ve sınıf ilişkilerinden kaynaklandığını göstermiştir. Bu açıklama önemini koruyor. Burada savunduğum anti-emperyalizm buna karşı çıkmıyor; onu 21. yüzyılın koşulları içinde genişletiyor. Savaşlar ve güvenlik harcamaları kadar yoksullaşma, güvencesizlik, özgürlüklerin daralması ve ekolojik yıkım da emperyalist rekabeti doğrudan bireyin hayatına taşıyor. İzlenen akıl dışı iktisat politikaları çoğu zaman bu sorunların çözümünü erteliyor veya onları daha da ağırlaştırıyor. İnsanlar kendi hayatlarında karşılaştıkları güçlüklerle dünya sisteminin işleyişi arasındaki bağı kurmaya başladıkça anti-emperyalizm yeni bir toplumsal içerik kazanıyor.
Bu anlayış, bireyin kendi ülkesine ve toplumuna karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; onu daha geniş bir sorumluluğun içine yerleştirir. İnsan, kendi hayatını savunurken başka toplumların aynı düzen içinde yaşadığı sorunları da görmeye başlar. Yaşadığı ülkedeki mücadele ile dünya çapındaki barış, özgürlük ve adalet arayışı arasındaki bağ böyle kurulur. Cumhuriyetçi anti-emperyalizm de ulusal egemenliği savunurken dünya ölçeğinde ortak bir cumhuriyet düzenine yönelir.
Dünya cumhuriyeti bugünden yarına kurulabilecek hazır bir proje değildir. Önce onu talep edecek, düşünsel ve ahlaki temelini oluşturacak, kurumlarını tasarlayacak bir insanlığın ortaya çıkması gerekir. Bu insanlık, devletlerin ve şirketlerin dışında doğmayacaktır. Onların içinde yaşayan, çalışan ve üreten insanların sınırları aşan ortak iradesinden doğacaktır.
Cumhuriyetçilik, siyasal iktidarın özgür ve eşit yurttaşların ortak iradesine bağlı olmasıdır. Dünya cumhuriyetini istemek, aynı ilkeyi dünya ölçeğine taşımaktır. İmparatorluk girişimlerinin emperyalist işleyişten ayrılamadığını gördüğümüzde, hiçbirini siyasal bir çıkış yolu olarak savunamayız. Cumhuriyetçi olmak bu nedenle anti-emperyalist olmayı; anti-emperyalist olmak da hiçbir devletin, sermayenin veya ulusun insanlığın ortak geleceği üzerinde sınırsız iktidar kuramayacağı bir dünya cumhuriyetini istemeyi gerektirir.
