İran Bizim de Evimizdir ve Evimiz Saldırı Altındadır
Bugün bu yazıyı iki nedenle yazıyorum.
İlki, Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı bugün toprağa verecek olmamızdır. 13 Mart 2026’da kaybettiğimiz İlber Hoca, büyük bir tarihçi ve aydındı. O, Türkiye’de geniş kitlelere tarihi ve tarihimizi sevdirirken, İran’ın Türkler için yabancı bir ülke olmadığını da anlattı. İran’ın, tarihimizin bir parçası olduğunu ve bu nedenle bizlerle ortak, büyük bir uygarlık alanı olduğunu defalarca hatırlattı. “İran’ı araştırın; İran’ı araştırmanız kendinizi araştırmanızdır” derken yalnızca bir merak uyandırmaya çalışmıyordu. Bize, unutulamayacak ortak yaşanmışlıkların sunabileceği yepyeni ufukları hatırlatmak istiyordu. Bugün onu sonsuzluğa uğurlarken bu yazıyı ona adıyor, bir gönül borcu olarak kaleme alıyorum. Ortaylı’nın cenaze programı, bugün önce Galatasaray Üniversitesindeki anma töreniyle, ardından Fatih Camii’ndeki cenaze namazı ve Fatih Camii Haziresi’ndeki definle tamamlanacak.
İkinci neden ise daha acıdır. UNESCO’nun aktardığına göre, ABD-İsrail savaşı sırasında İran’daki tarihî alanlar zarar görüyor. Tahran’daki Gülistan Sarayı ile İsfahan’daki bazı tarihî yapılar bu yıkımdan pay aldı. İran’ın şehirleri bombalanırken, kadim ortak mirasımızın hasar görmüş görüntüleri içimizi acıtıyor. Her gün sivillerin, mahallelerin, meydanların ve tarihsel hafızamızın sembollerinin hedef alındığını görmek büyük bir üzüntü ve öfke doğuruyor. Kardeş İran halkının yaşadığı dehşeti düşündükçe bu acı daha da büyüyor. Bu yüzden bu metin hem bir veda hem de bir tanıklık yazısıdır.
İlber Hoca’nın gösterdiği yolu izleyerek şunu söylemek gerekir: İran bizim de evimizdir. Bugün evimiz saldırı altındadır.
Aynı tarihin içinde kurulan komşuluk
Türk dünyası ile İran arasındaki ilişki, yalnızca sınır komşuluğu değildir. Bu iki dünya, yüzyıllar boyunca aynı siyasal alanda, aynı ticaret yollarında, aynı şehirlerde, aynı medreselerde ve aynı saray çevrelerinde iç içe yaşadı. Horasan ve Maveraünnehir, bu ortaklığın en önemli merkezleri oldu. 9. ve 10. yüzyıllarda İran coğrafyasında Farsça şehir ve yönetim kültürü güçlenirken, 10. ve 11. yüzyıllardan itibaren Türk askerî hanedanları da bu yapıya dâhil oldu. Gazneliler ve Selçuklularla birlikte ortaya çıkan tablo, iki ayrı dünyanın karşı karşıya gelmesi değildi. Asıl olan, ortak bir siyasî ve kültürel düzenin kurulmasıydı. Tarihçilerin “Türk-Fars” dünyası dediği coğrafya bu şekilde doğdu.
Bu ortaklıkta bir tarafın yalnızca kılıcı, öteki tarafın yalnızca kalemi temsil ettiğini söylemek yanlış olduğu kadar yanıltıcıdır. Tarih daha karmaşıktır. Türk hanedanları İran coğrafyasında Türk siyasi dil ve ufkunun gücüyle iktidara geldi; hüküm sürdü. Ancak Farsça, sarayda, yönetimde ve edebiyatta güçlü bir dil olarak yaşamaya devam etti. Arapça ise dinî ilimlerin dili oldu. Bu üçlü dil evreni, yüzyıllar boyunca benzersiz bir uygarlık alanını kurdu. Halklar kendi öz dillerini konuşmaya devam ettiler, ancak elitler üç dilin bir bileşimi içinde çok dilli konuştular, düşündüler, yaşadılar. Ne Türkler ne Farsiler bu anlamda birbirlerinin dışında yaşadı. Anlatılar ve yaşantılar iç içe geçti. Şehir ve bozkır halkları, Türk-Fars sentezinin renklerini taşıyan kültürel çeşitlenmelerle dünya tarihi mirasına değer katan eserler yarattılar.
Bir evden başka bir eve geçmedik
Bu tarihî yakınlığı anlatmak için en doğru benzetme, “bir evden çıkıp başka bir eve taşınmak” değildir. Tarihimizde olan şey yer değiştirme değildir. Tekrarla vurgularsak, birlikte bir dünya kurmadır. Türkler ile Farslar, halklar olarak, uzun bir tarih boyunca iki ayrı alanda yaşamaktan çok, aynı evin farklı odalarında yaşamayı öğrendiler.
Bir odada daha çok Türkçe konuşuluyordu. Öteki odada daha çok Farsça. Ama avlu ortaktı. Yol ortaktı. Çatı ortaktı. Medrese, tekke, kütüphane, çarşı, ordu, divan ve şiir meclisi aynı evin bölümleriydi. Bir tarafta Kaşgar, Balasagun, Cend ve bozkırın siyasî dili vardı; öte tarafta Buhara, Semerkant, Herat, İsfahan ve İran şehir kültürünün birikimi bulunuyordu. Bu alanlar birbirinden duvarlarla ayrılmadı; aralarında kapılar açıldı.
Bu yüzden Türk-Fars dünyasını, “iki milletin zaman zaman yakınlaşması” diye okumak yanlıştır. Doğrusu, ortak bir kültür ve tarih alanından söz etmektir. Burada birbirine uzaktan temas eden hayatlar değil, birbirinin içinde büyüyen hayatlar vardır.
Ayrışma oldu, ama kopuş olmadı
Bu ortak dünyanın siyasî olarak daha belirgin biçimde ayrışması 16. yüzyılda başladı. Safevîlerin 1501’de İran’da iktidarı ele geçirmesi ve On İki İmam Şiiliğini devlet düzeninin merkezine yerleştirmesi, İran coğrafyasında yeni bir siyasî iktidar oluşturdu. 1514’teki Çaldıran Savaşı bu ayrışmayı resmiyete dönüştürdü. 1639’daki Kasrışirin Antlaşması, Osmanlı-İran sınırını ana hatlarıyla belirledi. Büyük ölçüde bugün de korunan bu sınır, yaklaşık dört yüz yıllık bir sürekliliğe sahiptir.
Ancak sınır çizildi diye ortak ev yıkılmadı. Siyaset ayrıştı, hafıza ayrışmadı. Devletler ayrıldı, uygarlık ayrılmadı. İran, Safevîlerle ayrı bir devlet alanı kurdu; Osmanlı ve ardından gelen Türkiye Cumhuriyeti ve bugün diğer Türk devletleri başka bir çizgide yol aldı. Buna rağmen şiir dolaşımı sürdü. Tasavvuf geleneği sürdü. Aileler ve aşiretler sınırın iki yanında yaşamaya devam etti. Diller birbirine seslenmeye, birbirlerini beslemeye devam etti.
Heidegger’i Türk-Fars coğrafyasında yeniden düşünmek
Anlaşılacağı üzere, Türklerle Farsilerin tarihsel ortak evinin yaşayan tanığı dilleridir. Heidegger’in ünlü sözü şöyledir: “Dil varlığın evidir.” Bu söz çoğu zaman, tek bir dil ile tek bir tarihsel dünya arasındaki bağı anlatmak için kullanılır. Bu düşünceye göre insan, dünyayla önceden var olan bir anlam düzeni olarak karşılaşmamıştır. Dili geliştirirken onu anlamlandırmıştır. Bu nedenle dil, basit bir iletişim aracı değildir. Dil, insanın kendine iletişim dünyası kurmasıdır. Yani dil, ham dünyayı işlenmiş bir dünyaya dönüştürüp anlaşılır kılan tekniktir. Bu yönüyle Heidegger’in düşüncesi önemlidir; çünkü dil ile hayat arasındaki derin bağı görmemizi sağlar. Hayat, dil ve o dilin anlam evreninde sürdürülen iletişimle kurulur ve büyür.
Bu bağlamda, Türk-Fars tarihi, Heidegger’in ünlü sözünü yeniden düşünmeye zorlamaktadır. Eğer “dil varlığın evidir” denecekse, Türkler ile Farslar için bu ev tek dilli bir yapı olarak düşünülemez. Yani bu iki halkın ayrı iki evde yaşadıkları düşünülemez. Bunlar, iki odalı bir evde yaşamaktadırlar. Yukarıda da denildiği gibi, bir odada Türkçe yaşanmakta. Diğer odada Farsça. Koridorlarda ise yerel özellikler kazanmış Türkçeler, Farsçalar ve aklımıza gelebilecek bunların bir cümbüşü konuşulmaktadır. Bu yüzden Türkiye’den İran’a, İran’dan Türkiye’ye geçmek, yabancı bir ülkeye gitmek gibi yaşanmaz. Aynı evin içinde bir odadan ötekine geçmek gibi yaşanır.
Bugünün acısı, ortak tarihin acısıdır
Bugün, İran halkına yönelen saldırılar yalnızca İran halkını hedef almıyor. Bu saldırılar, Türklerin de tarihsel evini yakıp yıkıyor. İlber Hoca’nın toprağa verildiği günde bu gerçeği yeniden hatırlamak zorundayız. Onun gösterdiği gibi, İran’ı anlamak kendimizi anlamaktır. İran’ın yarasını hissetmek, kendi tarihimizin yarasını hissetmektir. Bugün Hocamızı uğurlarken belki de en doğru veda cümlesi şudur: Hocam, senin hafızamıza yeniden nakşettiğin büyük evimize sahip çıkmaya çalışıyoruz. Devletimiz ve milletimiz, İran’a saldırıların, bu haksız savaşın bir an önce durdurulması için iradesini ortaya koymuş bulunuyor. Eğer ayaklarımız Anadolu’ya basıyorsa, kalbimiz İsfahan’da, Tebriz’de atıyor.

Ahmet hocam yüreğinize sağlık, öncelikle İlber hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Bu yazı kendisinin düşünselini yansıtan manevi mirasına tanıklık etmektedir.