İran Savaşı Krizi Türkiye İçin Tehlikeleri Nerede Biriktiriyor?
İran savaşının uzaması, Türkiye açısından yalnızca enerji fiyatları, ticaret yolları veya dış politika alanındaki belirsizlikleri büyütmez. Daha önemli risk, zaten siyasallaşmış ve kutuplaşmış toplumsal ortamın ekonomik karar alma süreçleri üzerindeki baskıyı artırmasıdır. Türkiye’de ekonomi yönetimi uzun süredir güçlü bir siyasal etki altında şekilleniyor. Hangi kesimlerin korunacağına, hangi sektörlerin destekleneceğine ve kriz maliyetinin kimlerin üzerine yıkılacağına büyük ölçüde siyaset karar veriyor. Küresel kriz derinleştikçe devletin kaynak dağıtımındaki rolü daha da belirgin hale gelir. Bu da ekonomi yönetimini toplumsal ve siyasal gerilimlerin doğrudan parçası haline getirebilir. Sonuçta siyasi gerilim ekonomik krizi beslerken, ekonomik kriz de siyasi gerilimi daha sert ve daha yıkıcı bir çizgiye taşıyabilir. Türkiye açısından ilk büyük risk bu alanda birikiyor.
İkinci büyük risk ise olası bir kur şokunun para sistemine ve bankacılık düzenine duyulan güveni aşındırmasıdır. Bu ihtimal küçümsenmemelidir. Weimar Cumhuriyeti örneği bu nedenle yeniden hatırlanmalıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’da kamu maliyesi bozulmuş, savaşın yükü ve tazminatlar artmış, üretim kapasitesi ise zayıflamıştı. Bu ortamda toplum, elindeki paranın değerini koruyamayacağına inanmaya başladı. Kırılma da burada yaşandı: ulusal paraya duyulan güven sarsıldı. İnsanlar parayı elde tutmak istemedikçe dolaşım hızı arttı, fiyatlar daha sık güncellenmeye başladı, ekonomik aktörlerin geleceğe dönük hesap yapması zorlaştı. Sonuçta para yalnızca değer kaybeden bir araç haline gelmedi; aynı zamanda toplumsal güvenin dayanaklarından biri olma niteliğini de yitirdi.
Türkiye bugün elbette böyle bir noktada değil. Ancak son veriler ekonomideki kırılganlığın arttığına işaret ediyor. Merkez Bankası’nın mart başında lirayı desteklemek amacıyla yaklaşık 8 milyar dolarlık döviz satışı yaptığı, Şubat 2026 itibarıyla yıllık enflasyonun yüzde 31,53 düzeyinde bulunduğu görülüyor. Bu tablo, para birimine duyulan güvenin zaten zedelenmiş olduğunu gösteriyor. Böyle bir ortamda sert bir kur şoku beklentisi, TL’den kaçışı hızlandırabilir ve dolarizasyon eğilimini güçlendirebilir. Hanehalkı ile şirketler, tasarruflarını TL’de tutmak yerine dövize, altına veya dayanıklı mallara yöneltebilir.
Bu süreç finansal sistem açısından da önemli riskler üretir. IMF’ye göre mevduat ve kredi dolarizasyonu, likidite riski ile kur uyumsuzluğunu artırarak sistemi daha kırılgan hale getiriyor. Türkiye’de bankacılık sektörü bugün için belli tamponlara sahip görünüyor. BDDK verilerine göre sektörün sermaye yeterliliği standart oranı Ocak 2026 itibarıyla yüzde 16,77 düzeyinde. Ancak dolarizasyon hızlanırsa risk farklı bir kanaldan büyür. Bankaların fonlama yapısı dövize daha duyarlı hale gelir; kredi ve mevduat arasındaki vade ve para cinsi uyumsuzluğu ağırlaşır. Kur şokundan etkilenen reel sektörün geri ödeme gücü zayıfladıkça bankaların aktif kalitesi de baskı altına girer. Dolayısıyla tehlike yalnızca fiyat artışı değildir. Paraya duyulan güvenin aşınması, bankacılık sistemine doğrudan bilanço ve likidite baskısı olarak da yansıyabilir. Bu nedenle kur şokunun bir güven krizine, oradan da hızlanan dolarizasyona dönüşme ihtimali göz ardı edilmemelidir.
