İran Savaşı Sonrası Türkiye-AB İlişkileri: Avrupa Güvenlik Mimarisi, Enerji Krizi ve Türkiye’nin Stratejik Konumu
Türkiye-AB ilişkileri, yeni dönemde üyelik müzakerelerinin dar bürokratik çerçevesine indirgenemez. İran Savaşı’nın ardından ortaya çıkan jeopolitik tablo, Avrupa’nın güvenlik, enerji ve tedarik sürekliliği açısından Türkiye’ye duyduğu stratejik ihtiyacı belirgin biçimde artırmıştır.
Bu yeni dönemde Türkiye; Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Koridor ve Türk dünyasıyla kurduğu bağlantılar üzerinden Avrupa güvenliğinin inşasında rol oynayabilecek bağımsız bir jeopolitik aktör konumundadır. Ancak bunun gerçekleşmesi, iki tarafın ilişkilerini yeniden değerlendirmesine ve ortak bir perspektifte buluşmasına bağlıdır.
Bu yazı, söz konusu yönde atılabilecek adımlar için dikkate alınması gereken mevcut durumun genel çerçevesini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
AB içerisindeki Türkiye algısı homojen değildir. Fransa ve Almanya arasındaki yaklaşım farkı, Avrupa’nın Türkiye politikasındaki temel ayrışmayı göstermektedir. Fransa, Türkiye’nin Doğu Akdeniz, Afrika, Kafkasya ve Orta Koridor’daki artan etkisini kendi “lider Avrupa” vizyonu açısından stratejik rekabet başlığı altında okumaktadır. Paris’in Türkiye’ye yönelik mesafeli, hatta zaman zaman hasmane tutumu, değerler söyleminin ötesine geçmiş; nüfuz mücadelesi, savunma sanayii dengeleri ve Akdeniz merkezli güç çatışmasına evrilmiştir. Fransa tarihsel olarak emperyalist bir devlettir. Bu yaklaşım, geçmişte kalması gereken emperyal hayallerin sürdüğünü göstermektedir.
Almanya ise Türkiye’ye reelpolitik bir perspektiften yaklaşmaktadır. Berlin açısından Türkiye, Avrupa sanayisinin enerji, lojistik, göç yönetimi ve tedarik zinciri sürekliliği bakımından vazgeçilmez bir devlettir. Almanya’nın Türkiye politikasında ekonomik rasyonalite ve endüstriyel güvenlik öncelikleri belirleyici olmaktadır. Bu nedenle Berlin, siyasi gerilimlere rağmen Ankara ile ilişkilerin kopmasını hem kendi ulusal çıkarları hem de Avrupa açısından yüksek maliyetli görmektedir.
Avrupa Parlamentosu ise Türkiye tartışmalarında normatif bir sıkışmışlık içindedir. İnsan hakları, demokrasi ve hukuk devleti başlıkları üzerinden sürdürülen eleştiriler önemini korusa da savaşın yarattığı baskılar bu yaklaşımın stratejik etkisini geri plana itmiştir. Avrupa’nın fiziki güvenliği ve ekonomik sürekliliği tehdit altındayken, Türkiye’yi yalnızca normatif söylemler üzerinden dışlayan bir yaklaşım Avrupa güvenliğini zayıflatmaktadır.
Türkiye’nin dış politika oluşumunda güncel güvenlik kaygılarının ötesinde tarihsel bir hafıza her zaman belirleyici bir öneme sahiptir. 19. yüzyılın “Büyük Oyun” rekabeti, Osmanlı’nın parçalanma süreci ve Avrupa emperyalizminin bölgesel müdahaleleri, Türkiye’nin stratejik zihninde silinmeyecek biçimde güçlü bir yer tutmaktadır. Bu nedenle Ankara’nın egemenlik hassasiyeti, Batı merkezli müdahale pratiklerine karşı gelişmiş tarihsel duyarlılıkla birlikte değerlendirilmelidir. Türkiye, Avrupa güvenlik sistemine pasif biçimde eklemlenecek bir ülke değil; bağımsızlık tecrübesi, anti-emperyalist siyasal hafızası ve bölgesel kapasitesiyle yeni mimarinin şartlarını doğrudan etkileyebilecek özerk bir aktördür.
ABD’nin NATO taahhütlerinden kademeli biçimde uzaklaşması veya stratejik odağını Pasifik’e kaydırması senaryosunda Türkiye’nin önemi daha da artacaktır. Böyle bir tabloda Ankara, bağımsız Avrupa güvenliği açısından ikamesi güç bir konuma yükselecektir. Kazakistan’dan Balkanlar’a uzanan Orta Koridor, basit bir ticaret ya da enerji hattı değildir; Türkiye’nin askeri kapasitesi, lojistik altyapısı ve diplomatik ağıyla korunabilecek geniş ölçekli bir güvenlik kuşağıdır.
İran Savaşı ve Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması, Avrupa’nın enerji güvenliğindeki yapısal kırılganlığı açığa çıkarmıştır. Körfez enerji akışının kesintiye uğraması, AB için sanayi üretimini, toplumsal istikrarı ve mali sürdürülebilirliği doğrudan etkileyen kapsamlı bir kriz yaratmaktadır. Hürmüz trafiğinin savaş öncesi seviyelerin yüzde 5-10 bandına gerilemesi, Basra Körfezi’nde büyük miktarda ham petrol ve LNG’nin mahsur kalması ve kritik altyapıların zarar görmesi, eski enerji düzeninin güvenilirliğini ciddi biçimde zayıflatmıştır.
Bu tablo, Hazar ve Orta Asya kaynaklarının Avrupa açısından stratejik değerini artırmaktadır. Orta Asya ve Azerbaycan enerji kaynakları, Körfez merkezli enerji düzeninin risk üretmeye başladığı bir dönemde yeni ana bağlantı kuşağı hâline gelmiştir. Türk Devletleri Teşkilatı ise bölgesel istikrar, kurumsal koordinasyon ve enerji güvenliği bakımından öne çıkmaktadır.
Türkiye bu denklemde küresel bir geçit ülke konumundadır. TANAP, TAP ve Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı, Hazar kaynaklarının Avrupa pazarlarına ulaştırılmasında güvenli ve işlevsel güzergâhlar sunmaktadır. Hazar’daki “Dostluk Alanı” gibi stratejik kaynakların dünya pazarlarına taşınmasında Türkiye’nin altyapı kapasitesi ve diplomatik ağı belirleyici niteliktedir. Türkiye’yi dışlayan bir enerji ve güvenlik mimarisi, mevcut kriz koşullarında stratejik açıdan sürdürülebilir değildir.
Savaşın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkileri, kısa vadeli makroekonomik baskılar ile uzun vadeli stratejik kazanımlar arasındaki gerilim üzerinden şekillenmektedir. Enerji fiyatlarındaki artış Türkiye’nin ithalat faturasını yükseltmekte, enflasyon ve cari denge üzerinde ek baskı oluşturmaktadır. Buna karşın Türkiye’nin enerji geçiş hatları üzerindeki konumu, bu maliyetleri kısmen dengeleyebilecek stratejik imkânlar sunmaktadır. Enerji aktarımı, lojistik gelirleri, savunma sanayii ihracatı ve Orta Koridor üzerinden gelişecek ticaret hacmi, Türkiye’nin kriz ortamında elde edebileceği avantajlar arasında yer almaktadır.
On dokuzuncu yüzyılda Türkiye Avrupa’nın “Hasta Adamı”ydı. Bugün ise Avrupa, Türkiye açısından “Hasta Adam” konumundadır. “Avrupalı dostlarımızın” bunu unutmaması ve aradan geçen bir asrın ardından on dokuzuncu yüzyıl zihniyetini geride bırakması takdire şayan olacaktır.
