İş, Amerikanca “business”ın Türkçesi mi?
Bundan bir zaman önce Bakü’ye yaptığımız bir seyahatte dikkatimi çeken bir şey oldu. Azeriler “business” kelimesini bizim gibi Türkçeleştirip “iş” dememişler. İngilizcedeki kelimeyi olduğu gibi alıp Türkçede kullanmaya başlamışlar. Bir reklam tabelasında şöyle bir şey okuduğumu hatırlıyorum: “Küçük bizinizlarınızın yanındayız.” Bu bir banka reklamıydı.
O gün bugündür, derslerimde “business nedir?” tartışmasını açtığımda bu anımı mutlaka anlatırım. “Keşke biz de birçok yabancı kelimeyi alırken yaptığımız gibi ‘business’ı da Türkçeleştirmeseydik,” derim. Çünkü “iş” kelimesinin, Amerikanca business kelimesinin çok katmanlı anlamsal evrimini karşılamadığını düşündüğümü, ama bundan da pek emin olmadığımı vurgularım.
Halil İnalcık, İngilizce yazdığı bir makalesinde bir dipnotta business’ın Türkçede “ticaret, maldarlık, bezirganlık” gibi kazanç getiren faaliyetlerle karşılanabileceğini söylerken “iş”ten bahsetmez. Bu da bize, “iş” kelimesinin business’ı tam karşılamadığını, aksine bazı kritik olabilecek başka anlamlarını görünmez kıldığını düşündürür.
Konuyla ilgili bir başka anım da Georgia’dan Florida’ya giderken yaşadığım bir iç hat uçuşuna ait. Sanırım hayatımın en kötü saatlerinden biri olarak hafızamda hep taze kalacak. Küçük, pervaneli bir uçaktayız. Hani şu pırpırlı olanlardan. Kalktık, biraz gittik, sonra türbülansa girdik… Ama öyle böyle değil. Anlatılır gibi değil. Hostesler bile bembeyaz oldu. Küçücük kabinin içinde bir anda ortalıktan kayboldular. Annesi tarafından terk edilmiş bir çocuk gibi hissettiğimi hatırlıyorum.
Uçak bir aşağı bir yukarı, sağa sola sallanıyor, düşüyor muyuz derken bütün ümidimi kaybetmiş biçimde kelime-i şehadet getirip, “Demek ki buraya kadarmış,” diye içimden geçirmeye başladım. Teslimiyet hâli yani. Ne olursa olsun, kader diyorsun.
Neyse ki bir süre sonra uçak dengeye geldi, yükseldi, sarsıntı azaldı. Hostesler yavaş yavaş kabine geri döndü, yüzlerine biraz renk geldi, biz de rahatlamaya başladık. Çok geçmeden Gainesville Havalimanı’na indik.
Derken, hostes klasik kapanış anonsunu yaptı: “Şu an Gainesville Havalimanı’na inmiş bulunmaktayız... blablabla...” Ve sonra şu cümleyi kurdu:
“Thank you for your business.”
İşte o an şaşırıp kaldım. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. İçimden dedim ki:
“Yahu az önce ölüyorduk, ne business’ı?!”
İşin ironik tarafı, Gainesville’e business fakültesinde ders vermeye gidiyor olmamdı. University of Florida’da, Sabancı Üniversitesi ile yaptıkları değişim programı anlaşması kapsamında küresel business ortamı üzerine ders verecektim. Yani bir gün önce küçük bir uçakta ölecek miyim korkusuyla kelime-i şehadet getiriyorum, ertesi gün bir sınıfta küresel business dinamiklerini anlatırken kendimi buluyorum. Bir de üstüne üstlük düşebilecek olan o uçakta bana business’ım için teşekkür ediliyor. Hayat bazen böyle garip çakışmalarla dolu.
Daha da garip olanı, o sıralar bir yandan Veblen okuyorum. Elimden düşmeyen o büyük kitap: The Theory of Business Enterprise (1904) (İşletme Girişiminin Teorisi). Amerikalı Veblen, Amerika’yı bir business uygarlığı olarak tanımlar ama bunu pek övünerek söylemez. Tam tersine, bu düzeni eleştirir. Business elitlerinin —yani bugünkü “yüzde 1”in erken dönem versiyonlarının— toplumun geri kalanını, kendi deyimiyle common men, yani sıradan insanları (bizim bugün “yüzde 99” dediğimiz kesimi) nasıl yoksullaştırdığını anlatır. Bu yapıyı da vested interest adını verdiği yerleşik çıkarlar üzerinden açıklar. Üretmeden, sadece mülkiyet üzerinden elde edilen gelirlerin ekonomik bir egemenlik aracı hâline gelerek bir sömürü düzeninin kurulmasına nasıl yol açtığını uzun uzun tartışır.
Veblen’in business kelimesine yüklediği anlamın sağlam temellere dayandığına hiç şüphe yok. Özellikle günümüzün tekelci şirketler dünyası düşünüldüğünde, bu anlamın ne kadar yerinde olduğu açıkça görülüyor. Gerçekten de pek çok büyük şirketin yaptığı iş, tam da Veblen’in tarif ettiği şekilde bir “business”: esas mesele, borsa üzerinden şirketin hisse değerini artırmak. Veblen’in sıkça vurguladığı gibi bu, son derece zor, karmaşık ve riskli bir faaliyet. Yani teknik olarak ciddiyet isteyen bir iştir. Ancak ciddi ve zor oluşu “ortak iyiye” (common good) hizmet ettiği anlamına gelmez. Aksine, kıtlık yaratma hedefine odaklandığından ortak iyiyi baltalar. Yani aslında business’ın işi, daha fazla üretilebilecek, daha adil dağıtılabilecek kaynakları kısıtlayarak fiyatları yükseltmektir. Bu da Adam Smith’in savunduğu rekabetçi piyasanın ortadan kaldırılması anlamına gelir. Kısacası, Veblen’e göre business, Smith’in hayalini kurduğu serbest piyasa düzeninin tam zıttıdır: üretim değil kısıtlama, rekabet değil tekelleşme, toplumsal fayda değil mülkiyet temelli çıkar.
Gainesville’deki öğrencilerime Veblen’in pek de iç açıcı olmayan bu business tanımını anlatmaya çalışırken, ister istemez konuyu biraz yumuşatıyordum. Çocuklar ürkmesin diye... Sonuçta çoğu mezun olduktan sonra doğrudan o dünyanın içine girecekti. İçimden “Veblen’in söyledikleri doğru olabilir ama bunu final sınavında sormasam daha iyi olur” diye geçiriyordum. Bu tür bir hassasiyet, beni Veblen’e karşı da daha uyanık tutuyordu. Çünkü her ne kadar tespitleri güçlü ve doğru olsa da, acaba kelimeyi fazlaca dar bir çerçevede mi tanımlıyordu?
Bu soru zihnimde yer etmeye başlamıştı: Veblen haklıydı, ama acaba kelimenin sadece karanlık tarafına mı bakıyordu? Gerçekten de business hep kâr hırsı ve eşitsizlikle mi anılmalıydı? Yoksa bu kelimenin başka bir hayatı da var mıydı? Hostes ne demek istemişti?
Bu sorularla birlikte Gainesville sokaklarında uzun yürüyüşlere çıkıyordum. Florida güneşi altında gölgeleri izleyerek düşünmek, kitap okumanın başka bir biçimiydi. Düşüncelerim Veblen’le cebelleşirken, etrafımdaki tabelalar, dükkân adları, ilanlar hep aynı kelimeyle göz kırpıyordu: business. Kimi zaman dev puntolarla bir alışveriş merkezinde, kimi zaman küçük bir tamirci dükkânının camında. Kelime oradaydı — ama her seferinde başka bir anlamda.
Bazen bir kahvecinin kapısında “Open for Business” yazıyordu, yani “Hizmete açığız.” Başka bir gün bir bankanın reklamında “Your business is our priority” — “İşiniz önceliğimizdir” diye karşıma çıkıyordu. Başka bir tabelada ise “Family Business Since 1952” yazısı gözüme çarpıyordu; aile geleneğiyle özdeşleşmiş bir geçmiş duygusu. Kimi zaman da, sadece “Business Hours” yazan bir çıkartmanın önünde durup, “Buradaki business Veblen’i ne kadar ilgilendirirdi acaba?” diye düşünüyordum.
Giderek fark ediyordum ki bu kelime Amerika’da sadece kapitalizm dediğimiz toplumsal düzenin kod adı değildi. Daha fazlasını ima ediyordu. Bu kelime, başlı başına bir dili, bir kültürü ve hatta bir hayat biçimini anlatabiliyordu. Business, Amerika’da bir şey yapmak, bir işle uğraşmak, bir düzen kurmak, bir ilişki biçimi oluşturmak anlamına da gelebiliyordu. Veblen’in dikkat çektiği yön hâlâ geçerliydi, ama kelimeyi yalnızca o pencereden görmek, bu anlamları dışarıda bırakmak oluyordu.
Tam da bu yüzden, bir gün bu konuyu e-posta üzerinden haberleştiğim bir arkadaşıma açtım. O da bana Raymond Williams’ın Keywords adlı kitabını hatırlattı. “Williams bu kelimeyi mutlaka ele almıştır,” dedi. Duyar duymaz üniversitenin kütüphanesine koştum. Kitabı raftan aldım, merakla sayfalarını karıştırmaya başladım. Gözüm hemen “business” başlığını aradı.
Biraz hayal kırıklığına uğramadım desem yalan olur: Business kelimesi kitapta doğrudan bir madde olarak yer almıyordu.
Yine de okumaya devam ettikçe anladım ki, Williams’ın yaptığı şey klasik anlamda bir sözlük yazmak değildi. Keywords: A Vocabulary of Culture and Society, kelimelerin kökenine dair bir etimoloji kitabı hiç değildi. O, kelimelerin toplumsal mücadelelerle şekillenmiş anlamlarının kültürel haritasını çiziyordu. Onun gözünden bakınca, kelimelerin masum olmadıklarını görebiliyordunuz.
Business kelimesi kitapta başlı başına yoktu belki ama onun etrafında dönen çok sayıda kavram vardı: work, labour, industry, profession, economics, management… Williams bu kelimeleri açarken, business’ın zaman içinde nasıl ahlaki bir yükten, yaşamsal bir zorunluluktan, hatta kişisel bir uğraştan çıkıp; nasıl soyut, teknik, hesaplanabilir ticari faaliyete dönüştüğünü adım adım anlatıyordu. Yani aslında business’ın hikâyesi, kitabın satır aralarında gayet net biçimde izlenebiliyordu.
İşte bu aşamada kelimenin etimolojisini araştırmaya yöneldim. Sözlüklere daldım, kaynakları taradım, kelimenin izini sürdüm. Gördüğüm şu oldu: Business, bugünkü ticari dünyayı betimleyen anlamını çok sonradan kazanmış. En eski biçimi olan bisignes, “meşguliyet” anlamına geliyormuş ama bu meşguliyet bizim anladığımız gibi değil, bir tür “kaygı”, “zihinsel yük”, hatta “dert” demekmiş. Yani business, ilk zamanlarda gönüllü olarak üstlenilen bir iş, bir girişim değilmiş. Aksine, kaçınılmaz bir uğraş, insanın içine doğduğu bir zorunluluk durumuymuş. Bizim “hayat gaiyesi” dediğimiz şey sanki.
Ortaçağ İngilizcesi’nde kelime hâlâ ticaretle bağlantılı görülmüyormuş, kişinin ilgilenmek zorunda olduğu “mesele”lerle ilgili kullanılıyormuş. Ancak sanayi kapitalizmiyle birlikte kelimenin anlamı daralmış ve ticari faaliyetle özdeşleşmiş.
Veblen’in, business’ı olumsuz bir içerikle tanımlaması, 19. yüzyılda kazandığı bu yeni anlam sonrasında geçerli olabilir yani. Çünkü şunu diyor: “Business para kazanma işidir,” ve ekliyor: “Birileri para kazanıyor diye bundan toplumun faydalanıyor olması gerekmez.”
Veblen, 1929’daki Büyük Çöküş’ü göremeden, yani businessların toplumun çoğunluğunu uçurumun kenarına nasıl getirdiğini göremeden bu dünyadan ayrıldı. Haklı çıkmıştı ama görememişti. Kitabı etimolojik araştırmamdan sonra okuyunca başka noktalarda da haklı çıktığını gördüm. İlk okuduğumda gözden kaçırdığım noktalardı bunlar. Belki de en haklı olduğu tespiti, Amerikalılar için business’ın kutsal bir terim olduğuydu. Amerikalıların onun yerine bu derece toplumu bir arada tutabilecek başka bir kelimeyi uzun süre bulamayacaklarını söylemiş olmasıydı…
Veblen’den bugüne Amerika’da hayat devam etti. Birçok yeni kelime dolaşıma girdi. Ama hiçbiri business’ın hükümranlığına son veremedi. Amerika hâlâ bu kelimeyle kendini anlamlandırıyor, hâlâ kendisini bu kurumun ilkelerine göre örgütlüyor. Bu nedenle kelimenin uzun tarihsel evrimi incelenmeden, olumlu ve olumsuz anlamları hesaba katılmadan Amerikan toplumunun ruhunu ve ideolojisini anlamak kolay değildir.
Şimdi dönüp, hostesin sözlerini — “Thank you for your business” — hatırladığımda, bambaşka bir kulakla duyar gibiyim. Şöyle diyormuş meğer:
“Kaygınızı, korkunuzu, hayatta kalma arzunuzu bizimle paylaştığınız için teşekkür ederiz.”
Muhtemelen bunu kastetmemiştir. Hatta dediklerinin bu anlama gelebileceğini de düşünmüyor ya da bilmiyordu. Ama bizler bugün kelimenin katmanlarını kazıyınca, sözlerinin böyle bir anlamı da olduğunu anlıyoruz.
Bu yazıyı da bitirme zamanı geldi. Şunu merak ediyorum:
Biz business yerine “iş” kelimesini koymuşuz. Ama bu kelime gerçekten business kadar “kutsal”, onun kadar çok katmanlı ve çok anlamlı mı?
Girişte de yazdım: Henüz bu konuda derinlemesine bir araştırma yapmadım, dolayısıyla kesin bir şey söyleyemem.
O hâlde hadi, iş başına!
Herkese iyi pazarlar.
