Kandilli Sırtlarından Semaya Bakarken
Kandilli sırtlarına sabahın ilk ışıkları, kurşuni bir gökyüzünden süzülerek düşüyor. İstanbul henüz uyanmamış. Boğaz’ın akıntısına olta atan birkaç kişi var. Belki de geceden beri oradalar. “Uyanın artık.” diyorlar sanki. Güneş doğmak üzere.
Gözlerimi gökyüzüne çeviriyorum. Göçmen kuşlar geçiyor. Sıra sıra, belki binlercesi. Her biri kendi yolunda, birbirine karışmadan süzülüyor. Dikkatle bakınca hareketlerindeki ahengi görmemek mümkün değil. Bir süre seyrediyorum onları. Gezegenimize hayran kalıyorum bir kere daha.
İnsanın dünyasını düşünüyorum. O da bu gezegenin bir parçası. Hatta en büyük parçası. İşte bu dünyanın ahengini kaybettiğini düşünüyorum. “Acaba ben mi kötümserim?” diye kendi kendime soruyorum. Sonra okuduklarımı, izlediklerimi, dostlarımla konuştuklarımı hatırlıyorum... Hayır, kötümser değilim. Hatta iyimser sayılırım.
Her şeye rağmen, her yeni güne heyecanla başlıyorum.
Dünyada savaş ihtimalleri konuşuluyor. Haritalar değişiyor. Ülkeler sınırlarını tartışıyor. Ekonomiler, enflasyon ve işsizlik arasında sıkışıyor. Yönetenler çözüm üretmekte zorlanıyor. Liderler birbirine tehditler savuruyor. Ben yine de her sabaha umutla uyanıyorum.
Kandilli sırtlarında semaya bakıyorum. Kendimi o kuşlardan biri gibi hissediyorum.
Kuzeye, güneye, doğuya, batıya... Her yöne kısa yolculuklar yapıyorum.
Doğuya uçuyorum: Savaş haberleri geliyor kulağıma. Ukrayna’da bir apartman bombalanmış. Gazze’de bir çocuk hayatını kaybetmiş. Bir anne ağlıyor. İran’da insanlar dans ederek çocuklarını defnediyor.
Batıya dönüyorum: Göçmenler sınırlarda yığılmış bekliyor. Avrupa’da gençler iş bulamadıklarından yakınıyor. Bir genç, “Gelecek yok.” diyor, arkasını dönüp gidiyor. Soluk yüzünün izi gözlerimde kalıyor.
Kuzeye çeviriyorum gözlerimi: Buzullar eriyor. Kutup ayıları yavrularını kucaklamış kaçışıyorlar. Bilim insanları, iklim değişikliğine dikkat çeken yeni bir rapor yayımlamış.
Güneye yöneliyorum: Afrika’da bir çocuk açlık ve susuzluktan ölüyor. İnsanlar yardım bekliyor ama bugün yine gelen giden yok. “Paralar silahlara harcanıyor”, diyor bir BM görevlisi.
Her yerde insanlar, tüm bunlara rağmen yaşamaya devam ediyor. Sabah işe gidiyorlar. Çocuklarını okula bırakıyorlar. Durup dostlarıyla ayaküstü bir çay ya da kahve içiyorlar. Konuşuyorlar. Susuyorlar. Kimi zaman seviniyorlar, kimi zaman üzülüyorlar. Ama çoğu zaman endişeliler. Korkuyorlar.
Yukarıdan bakınca hepsi aynı anda görünüyor. Savaş, işsizlik, göç, iklim krizi, yoksulluk... Hepsi bir arada yaşanıyor.
Gerçeğe geri dönüyorum. Az önce geçen kuşları tekrar hatırlıyorum.
Onlar da endişeli mi, onlar da korkuyor mu, bilmiyorum.
Belki de sadece biz endişeliyiz, biz korkuyoruz.
Onların gidecek bir yeri var. Bizim yok. Çünkü kendi ördüğümüz ağlara hapsolmuş durumdayız. Onlar doğadan gelen tehlikelere karşı hazır. Bizse çoğu zaman kendi yarattığımız tehlikeleri doğal kabul ediyoruz ve kendimizden korkuyoruz.
İşte bu yüzden sıkışmış hissediyoruz. Onlar kendilerinden korkmuyor, biz kendimizden korkuyoruz. Ne kalkabiliyoruz ne konabiliyoruz.
Onlar hâlâ uçuyor. Her şeye rağmen. Sürekli. Yüzyıllardır. Belki milyonlarca yıldır.
Kandilli sırtlarından gökyüzüne bakarken bunları düşünüyorum.
Hayır, kötümser değilim. Hatta iyimser bile sayılırım.
Günaydın hepinize.

Çok güzel yazdın Ahmet Hocam! Hemen hemen her sabah, aynen sabahın köründe, karşıdan Arnavutköy'den Kandilli'ye bakıyorum. Çok güzel yazdın. Hadi iyimser olalım hocam!