Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’ine insanların kendi tarihlerini yaptıklarını, ancak bunu kendi seçtikleri koşullar altında yapmadıklarını söyleyerek başlar. Büyük dönüşüm dönemlerinde yeni aktörlerin geçmişin adlarına, simgelerine ve kıyafetlerine başvurduğunu da ekler. Yeni bir dünya kurulurken sahneye çoğu zaman eski çağların kostümleriyle çıkılır.
Bugün birçok ülkede buna benzer bir eğilim görülüyor. Rusya’da çarlık geçmişi ve Ortodoks uygarlığı, Çin’de imparatorluk tarihinin sürekliliği, Hindistan’da Hindu medeniyeti, Amerika Birleşik Devletleri’nde ise ülkeyi yeniden büyük yapma düşüncesi günlük siyasetin parçası hâline geliyor. Eski imparatorluklar aynı kurumlarla geri dönmüyor. Geri gelen, onların devlet anlayışı, liderlik biçimi ve tarihsel büyüklük iddiasıdır.
Türkiye’de yaşanan dönüşüm de bu daha geniş eğilimin ülkeye özgü bir görünümüdür. İlk üç yazıda izlediğimiz gelişme bugün çok daha belirgin. Cumhuriyetin hukuki varlığı sürüyor; buna karşılık devletin örgütlenme biçimi, karar alma düzeni ve hareket alanı değişiyor. Karatani’nin kapitalizmin döngüsel tarihi üzerine geliştirdiği yaklaşım açısından bakıldığında bu değişim, liberal dönemden emperyalist rekabet dönemine geçişle birlikte anlam kazanıyor.
15 Temmuz bu sürecin başlangıcı değildir. Önceki yazıda ele aldığım dönüşüm 1980’lerde başladı, 1990’larda yeni Osmanlıcılık tartışmalarıyla görünür oldu, 2000’lerde devlet siyasetine taşındı. 15 Temmuz ise yıllar boyunca biriken değişimlerin başka bir düzeye geçtiği, devlet içindeki mücadelenin açık çatışmaya dönüştüğü andır.
Devletin yeniden kurulması
15 Temmuz’dan sonra orduda, yargıda, emniyette, üniversitelerde ve bürokrasinin başka bölümlerinde geniş tasfiyeler yapıldı. Bu sürecin hukuki niteliği, hak ihlalleri ve bireysel mağduriyetler ayrıca tartışılmalıdır. Burada üzerinde durduğum, tasfiyelerin devlet yapısında yarattığı değişimdir.
31 Temmuz 2016’da yayımlanan kanun hükmünde kararnameyle askerî liseler, harp okulları ve askerî akademiler kapatıldı; Millî Savunma Üniversitesi kuruldu. Kuvvet komutanlıkları Millî Savunma Bakanlığına bağlandı. Askerî sağlık ve eğitim kurumlarının yapısı değiştirildi. Böylece ordunun komuta, eğitim ve personel düzeni yeniden oluşturulurken silahlı kuvvetler üzerindeki sivil yürütme denetimi güçlendirildi.
Yargıdaki geniş kadro değişikliklerinin ardından, 2017 anayasa değişikliğiyle Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun adı Hâkimler ve Savcılar Kurulu oldu; üye sayısı ve seçim biçimi değiştirildi. Yürütmenin kurul üzerindeki etkisi arttı. Bürokrasi içindeki görece özerk odaklar zayıflarken karar alma yetkisi merkezde toplandı.
16 Nisan 2017’de yapılan halkoylamasında kabul edilen anayasa değişikliği, parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine geçişin hukuki zeminini hazırladı. Yeni sistem, 24 Haziran 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Temmuz 2018’de yemin etmesiyle bütünüyle yürürlüğe girdi. Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu kaldırıldı. Yürütme yetkisi cumhurbaşkanında toplandı. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, politika kurulları ve bağlı ofisler yeni yönetim düzeninin parçaları hâline geldi. Üst düzey atamalarda ve devlet politikalarının hazırlanmasında cumhurbaşkanlığı belirleyici konuma yükseldi.
Başkanlık sisteminin kendi başına bir imparatorluk rejimi olduğunu ileri sürmüyorum. Amerika Birleşik Devletleri de başkanlık sistemiyle yönetilen bir cumhuriyettir. Türkiye’de kurulan yapıyı farklı kılan, devletin sınırlarının ötesinde sürekli askerî, diplomatik ve ekonomik faaliyet yürütmesini kolaylaştıran merkezî bir yönetim biçimi yaratmasıdır.
Muhalefetin bu düzene “tek adam rejimi”, “saray rejimi” veya “sultanlık” demesi, yaşanan değişime yönelik siyasal itirazı anlatıyor. Parlamentonun zayıflaması, kuvvetler ayrılığının aşınması ve yargı bağımsızlığına ilişkin eleştiriler de ciddidir. Yine de bütün dönüşümü tek bir kişinin iktidar arzusuna bağlamak, onu ortaya çıkaran tarihsel koşulları görünmez kılar.
Cumhuriyet korunarak aşılırken
Türkiye’de cumhuriyet ortadan kaldırılmış değildir. Anayasal yurttaşlık, ulusal sınırlar, merkezî idare, ulusal piyasa ve devletin hukuki kişiliği varlığını sürdürüyor. Yeni yönetim düzeni bunları tasfiye etmiyor; kendi içinde koruyarak başka bir devlet biçimine ekliyor.
Hegel’in Aufhebung kavramı bu dönüşümü anlamak için elverişlidir. Kavram aynı anda ortadan kaldırma, koruma ve daha ileri bir düzeye taşıma anlamlarını taşır. Türkiye’de cumhuriyetçi devletin bazı kurumları zayıflarken ulus-devletin temel unsurları korunuyor. Bunların üzerine merkezileşmiş yürütme, sınır ötesi askerî varlık ve genişleyen nüfuz alanları ekleniyor.
Bu dönüşümün maddi zemini kapitalizmin sermaye–ulus–devlet yapısında aranmalıdır. Kapitalist devlet, egemenliği altındaki piyasadan kolayca vazgeçmez. Ulusal sınırlar, sermaye birikiminin hukuki ve siyasal güvencesidir. Hükûmetler bazı sermaye gruplarını diğerlerine karşı destekleyebilir, mülkiyet ilişkilerine müdahale edebilir veya kaynakların dağılımını değiştirebilir. Devletin genel yönelimi ise kendi sermaye birikimini ve denetlediği ekonomik alanı korumaktır.
Türkiye sermayesi ulusal ve bölgesel ölçeğin ötesine geçtikçe devletin faaliyet alanı da genişledi. Müteahhitlik, enerji, lojistik, finans, savunma, iletişim ve sanayi şirketlerinin başka ülkelerdeki yatırımları yeni diplomatik ve askerî araçlar gerektirdi. Devletin dışarıdaki etkinliği sermayenin önünü açtı; sermayenin yayılması da devleti daha geniş bir coğrafyada faaliyete zorladı.
Türkiye’nin bilinçli olarak parçalanmak veya dış güçlere teslim edilmek istendiği yönündeki açıklamalar bu tabloyla uyuşmuyor. Türkiye ulusal egemenlik alanını daraltmaya değil, sınırlarının ötesinde kurduğu güvenlik kuşakları ve nüfuz ilişkileriyle güçlendirmeye çalışıyor. Bu politikanın başarılı olup olmayacağı ya da toplum açısından hangi bedelleri doğuracağı ise başka bir tartışmadır.
Cumhur İttifakı’nın kurduğu sentez
15 Temmuz’dan sonra AK Parti ile MHP arasında belirginleşen yakınlaşma, 2017 anayasa değişikliğine verilen destekle yeni devlet düzeninin siyasal dayanaklarından birine dönüştü. Bu iş birliği, Şubat 2018’de Cumhur İttifakı adıyla resmî bir seçim ittifakı hâline geldi. İttifak ilk kez 24 Haziran 2018 seçimlerine birlikte katıldı.
Bu birliktelik yalnızca seçim kazanmak amacıyla kurulmuş geçici bir iş birliği değildir. Türk milliyetçiliği ile siyasal İslamın devlet anlayışları belirli bir ortak zeminde buluştu.
MHP’nin temsil ettiği milliyetçi çizgi üniter devleti, ulusal sınırları ve anayasal Türk kimliğini koruyor. AK Parti’nin içinden geldiği siyasal İslam geleneği ise Şerif Mardin’in işaret ettiği daha geniş “millet” anlayışını harekete geçiriyor. Bu kullanımda millet yalnızca aynı ulus-devletin yurttaşlarından oluşmuyor; tarih, din ve ortak siyasal hafıza üzerinden birbirine bağlanan toplulukları da kapsıyor.
Bu sentez, Türkiye’nin içeride merkezî ve üniter yapısını sürdürmesine, dışarıda ise bölgedeki farklı topluluklarla daha geniş bir siyasal dil kurmasına imkân sağlıyor. “Cumhur İttifakı” adının bu teorik birleşmeyi bilinçli olarak anlatmak üzere seçildiğini doğrulamamız mümkün değildir. İttifakın fiilî yapısı ise cumhuriyetin ulusal egemenlik anlayışıyla sınırların ötesine uzanan millet fikrini aynı devlet siyaseti içinde birleştiriyor.
Savunma sanayisi ve stratejik özerklik
Bu dönüşümün en somut dayanaklarından biri savunma sanayisindeki gelişmedir. Türkiye’nin bu alandaki arayışı 15 Temmuz’dan çok önce başladı. 1974 Kıbrıs Harekâtı’nın ardından Amerika Birleşik Devletleri’nin 1975’te uygulamaya koyduğu silah ambargosu, yerli savunma sanayisinin geliştirilmesine yönelik arayışları hızlandırdı.
TUSAŞ 1973’te, ASELSAN 1975’te, HAVELSAN 1982’de, ROKETSAN ise 1988’de kuruldu. Dolayısıyla bugün karşılaştığımız yapı tek bir hükûmet döneminin ürünü değildir. Farklı dönemlerde kurulan bu şirketlerin üretim kapasitesi 2000’li yıllarda genişledi, 15 Temmuz’dan sonra ise stratejik özerklik siyasetinin merkezine yerleşti.
Savunma Sanayii Başkanlığının 2018’de Cumhurbaşkanlığına bağlanması, askerî ihtiyaçlarla sanayi politikası arasındaki ilişkiyi güçlendirdi. Kamu kurumları, özel şirketler, araştırma merkezleri ve üniversiteler aynı üretim ağı içinde bir araya getirildi. İnsansız hava araçlarında sağlanan ilerleme Türkiye’yi uluslararası ölçekte görünür kıldı. Bayraktar TB2 başta olmak üzere geliştirilen sistemler Suriye, Libya, Karabağ ve Ukrayna’daki savaşlarda kullanıldı ve çok sayıda ülkeye ihraç edildi.
MİLGEM savaş gemileri, Atak helikopteri, Hürjet, KAAN, Altay tankı, hava savunma sistemleri ve füze programları da aynı yönelimin parçalarıdır. Bazı projelerde gecikmeler yaşanıyor; motor, elektronik parça ve başka alt sistemlerde dışa bağımlılık sürüyor. Buna rağmen Türkiye artık askerî araçların yalnızca alıcısı değildir. Kendi ihtiyaçlarına göre sistem geliştirebilen ve bu sistemleri dış politikasının bir parçası olarak kullanabilen bir ülkeye dönüşüyor.
Savunma sanayisindeki atılımı NATO’dan kesin bir kopuşun ilanı olarak görmek doğru olmaz. Türkiye ittifakın içinde kalırken tek yönlü bağımlılığı azaltmaya ve gerektiğinde müttefiklerinden ayrı hareket edebilecek araçlara sahip olmaya çalışıyor. Silah üretimi bu siyasetin maddi karşılığıdır.
Bilim, eğitim ve kadro
Türkiye’nin eğitim sisteminde ciddi sorunlar yaşadığı, üniversitelerin özerkliğinin tartışıldığı ve nitelikli insan gücünün bir bölümünün başka ülkelere gittiği biliniyor. Buna rağmen belirli alanlarda yoğunlaşmış teknik kapasite varlığını sürdürüyor.
Üniversitelerde ve temel bilimlerde yaşanan gerileme, savunma sanayisinde, mühendislikte, yazılımda ve bazı teknoloji alanlarında güçlü kadroların bulunmadığı anlamına gelmez. Türkiye hem ülke içinde hem diasporada bu ölçekte bir girişimi taşıyabilecek bilim insanlarına, mühendislere, yöneticilere ve girişimcilere sahip.
Siyasal ağların dağılması veya devlet içindeki kadroların değişmesi, yıllar içinde edinilmiş bilgi ve becerileri bütünüyle ortadan kaldırmaz. İnsanlar zaman içinde siyasal konumlarını değiştirebilir ve farklı kurumlarda çalışmaya devam edebilir. Türkiye’nin yakın tarihinde bunun birçok örneği vardır. 1970’lerde Marksist hareketlerde yer alan üniversite mezunlarının bir bölümü, sonraki yıllarda büyük şirketlerin yöneticileri ve girişimcileri arasına katılmıştır. Siyasal kimliklerle mesleki birikim arasındaki ilişki hayat boyu aynı kalmıyor.
Türkiye’de önemli olan insan kaynağının bulunup bulunmadığından çok, mevcut birikimin nasıl örgütlendiği ve hangi amaçlara yöneltildiğidir.
Güvenlik alanının sınırların ötesine taşınması
2013’te resmî nitelik kazanan çözüm sürecinin 2015’te sona ermesinin ardından PKK ile çatışmalar yeniden başladı. Güneydoğu’daki kentlerde yürütülen operasyonlar, belediyelere kayyum atanması ve siyasal alanın daralması güvenlik merkezli yaklaşımın içerideki parçalarıydı.
Türkiye Suriye’de YPG’yi PKK’nin uzantısı kabul ederken Amerika Birleşik Devletleri IŞİD’e karşı mücadelede Suriye Demokratik Güçleriyle ortaklık kurdu. Bu ayrılık, Türkiye ile en önemli NATO müttefiki arasında kalıcı bir gerilim yarattı.
Ankara, 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlattı. Harekât 29 Mart 2017’de sona erdi. Bunu 20 Ocak 2018’de başlayan Zeytin Dalı ve 9 Ekim 2019’da başlayan Barış Pınarı harekâtları izledi. Bu operasyonlar IŞİD’e karşı mücadelenin yanı sıra YPG’nin Türkiye sınırı boyunca kesintisiz bir alan oluşturmasını engellemeyi amaçlıyordu.
Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin askerî varlık gösterdiği ve yerel yönetimler üzerinde etkili olduğu bölgeler ortaya çıktı. Bu topraklar resmen Türkiye’ye katılmadı. Güvenlik, eğitim, sağlık, ticaret ve altyapı alanlarında Türkiye ile yoğun ilişkiler kuruldu. Devlet böylece ulusal sınırlarını değiştirmeden bu sınırların ötesinde bir güvenlik kuşağı oluşturdu.
Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimiyle ilişkilerini sürdürmesi, Kürtlerle PKK veya YPG arasında ayrım yaptığını da gösteriyor. Ankara bir yandan silahlı Kürt hareketleriyle mücadele ederken öte yandan Kürt yönetimleri ve siyasal aktörleriyle ekonomik ve diplomatik ilişkiler kuruyor. Bu esneklik yeni Kürt sürecini anlamak bakımından önemlidir.
NATO içinde pazarlık
Finlandiya ile İsveç, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından 18 Mayıs 2022’de NATO üyeliğine başvurdu. Türkiye, ittifaktan ayrılmadan NATO’daki oy birliği kuralını kendi güvenlik talepleri için kullandı. PKK ve YPG faaliyetleri, iadeler ve silah kısıtlamaları konusunda iki ülkeyle pazarlık yürüttü.
Finlandiya 4 Nisan 2023’te, İsveç ise Türkiye ve Macaristan’ın onay süreçlerini tamamlamasının ardından 7 Mart 2024’te NATO’ya katıldı.
Türkiye bu süreçte Batı ittifakına bağlı sıradan bir yarı çevre ülkesi gibi davranmadı. İttifak üyeliğini korudu, ancak elindeki kurumsal gücü kendi önceliklerini kabul ettirmek için kullandı. Bu tutum Batı’dan kopmaktan çok, ittifak içindeki bağımlılık ilişkisini yeniden düzenleme çabasıydı.
Libya ve Doğu Akdeniz
Türkiye, 27 Kasım 2019’da Libya’daki Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükûmetiyle iki mutabakat muhtırası imzaladı. Bunlardan biri güvenlik ve askerî iş birliğini, diğeri Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasını düzenliyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Ocak 2020’de Libya’ya asker gönderilmesine izin verdi.
Türk askerî danışmanlarının, insansız hava araçlarının ve hava savunma sistemlerinin desteği, Halife Hafter’e bağlı güçlerin Trablus’u ele geçirmesini engelleyen gelişmeler arasında yer aldı.
Libya müdahalesi askerî, ekonomik ve diplomatik amaçları aynı yerde birleştirdi. Türkiye bir yandan müttefik yönetimin varlığını korurken öte yandan Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanı iddialarını güçlendirdi. Enerji kaynakları, deniz yolları, müteahhitlik yatırımları ve askerî varlık aynı politikanın parçaları hâline geldi.
Osmanlı geçmişi bu ilişkinin kamuoyuna anlatılmasında kullanılabilir. Müdahaleyi doğuran tek neden ise tarihsel hafıza değildir. Libya, Türkiye’nin askerî kapasitesini ekonomik çıkarları ve deniz egemenliği iddialarıyla birlikte kullanabildiği yeni ölçeği gösteriyor.
Somali’de koruma ve düzen
Türkiye’nin Somali’deki etkinliği 2011’de yaşanan büyük kıtlık sırasında yürüttüğü insani yardım çalışmalarıyla belirginleşti. Ardından Türk Hava Yolları seferleri, TİKA projeleri, hastaneler, okullar, altyapı yatırımları ve ticari ilişkiler geldi.
Mogadişu’daki TURKSOM askerî eğitim tesisi 30 Eylül 2017’de açıldı. Türkiye daha sonra Somali güvenlik güçlerinin eğitilmesinde daha kapsamlı bir rol üstlendi. İki ülke arasında Şubat 2024’te savunma ve ekonomik iş birliği anlaşması imzalandı. Bunu deniz güvenliği, enerji kaynaklarının araştırılması ve hidrokarbon arama faaliyetlerini kapsayan yeni anlaşmalar izledi.
Türkiye, Etiyopya ile Somali arasında Somaliland üzerinden ortaya çıkan anlaşmazlıkta da arabuluculuk yaptı. Taraflar 11 Aralık 2024’te Ankara Bildirisi’ni kabul etti. İnsani yardım, altyapı yatırımları, askerî eğitim ve diplomatik arabuluculuk böylece aynı coğrafyada birleşti.
Somali’de kurulan ilişki, imparatorluk modelini hatırlatan özellikler taşıyor. Türkiye ülkenin topraklarını kendi sınırlarına katmaya çalışmıyor. Somali devletinin güvenliğine, kurumsal kapasitesine ve ekonomik gelişmesine katkıda bulunurken kendisini koruma ve düzen sağlayan bir merkez olarak konumlandırıyor. Bu görünümüyle ilişki, Karatani’nin koruma karşılığında bağlılığa dayanan B mübadele tarzına yaklaşıyor.
Aynı ilişkinin içinde emperyalist yönelim de bulunuyor. Türkiye sağladığı güvenlik ve desteğin karşılığında siyasal nüfuz, askerî hareket alanı, enerji kaynaklarına erişim ve ekonomik imkân kazanıyor. İmparatorluk iddiası ile emperyalizmin maddi işleyişi burada birbirinin ardından gelen iki ayrı aşama değildir. Aynı devlet faaliyetinin iç içe geçmiş ve birbiriyle çelişen iki yönüdür. Somali’de koruyucu ve düzen kurucu imparatorluk görünümü öne çıkıyor; bu görünümün altında sermaye birikimi ve stratejik rekabetin emperyalist mantığı işlemeye devam ediyor.
Yeni Kürt süreci
Devletin içeride yeniden Kürtlerle görüşmeye yönelmesi, bu bölgesel genişlemeden ayrı düşünülemez. Yeni süreç, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrıyla görünür hâle geldi. DEM Parti heyeti Aralık 2024’te İmralı’da Öcalan’la görüştü.
Öcalan, 27 Şubat 2025’te PKK’ye silah bırakma ve kendisini feshetme çağrısı yaptı. PKK bu çağrının ardından ateşkes ilan etti; Mayıs 2025’te topladığı kongrede örgütsel yapısını feshetme ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı aldığını açıkladı. Sürecin hukuki ve siyasal olarak nasıl tamamlanacağına ilişkin görüşmeler ise devam etti.
Türkiye bu süreçte ulusal egemenliğinden vazgeçmiyor ve onu pazarlığa açmıyor. Egemen bir devlet olarak, uzun yıllar kendisine karşı silahlı mücadele yürütmüş ve terör örgütü olarak tanımladığı PKK’nin silahlı varlığına son vermeye çalışıyor. Örgütün çevresinde oluşmuş siyasal ve toplumsal güçleri de kendi hukuk düzenine dâhil etmeyi amaçlıyor. Devlet burada egemenliğini paylaşmıyor; silahlı çatışmayla yönetilen bir ilişkiyi kendi kuralları içinde yeniden düzenliyor.
Türkiye aynı zamanda Irak ve Suriye’deki silahlı Kürt hareketleri karşısında askerî kapasitesini ve müdahale imkânlarını genişletti. Bu hareketlerin başka devletlerden aldığı desteğe rağmen bölgedeki gelişmeleri yönlendirebileceği daha güçlü bir konum kazandı. Askerî mücadelenin belirleyici safhasını büyük ölçüde geride bırakan Türkiye, şimdi bu yolla açtığı alanı imparatorluk yönetim tarzını hatırlatan daha geniş ve meşru bir ilişkiler düzenine dönüştürmeye çalışıyor. Bunun yeni Suriye devletiyle kurulan ilişkiler ve bölgedeki diğer etnik gruplara yönelik siyaset açısından ne anlama geldiğini bir sonraki yazıda ele alacağım.
Kral giyinik
Türkiye’deki dönüşüm Erdoğan’ın kişiliğine indirgenemez. İktidar değiştiğinde parlamentonun güçlendirilmesi, yargı bağımsızlığının yeniden kurulması ve hak alanının genişletilmesi mümkündür. Bunlar ülkenin geleceği açısından çok önemli değişiklikler olacaktır. Yine de Türkiye sermayesinin ulaştığı ölçek, genişleyen güvenlik çevresi ve uluslararası rekabet, iktidara gelecek aktörlerin hareket alanını sınırlayacaktır.
Abdülhamid’in elbiselerini giymek istemeyen bir lider, II. Mahmud’un reformcu görünümünü tercih edebilir. Kostüm değişir; devletin karşı karşıya bulunduğu tarihsel basınç bütünüyle ortadan kalkmaz.
Türkiye’nin eski hâline dönüp dönmeyeceğinden çok, oluşan kapasitenin hangi yönde kullanılacağı belirleyici olacaktır. Çevresinde barış ve iş birliği kurma iddiasıyla başlayan bu girişim, Karatani’nin öngördüğü gibi emperyalist bir nüfuz mücadelesine dönüşebilir. Beşinci ve son yazıda bu ihtimali, beraberinde getirdiği tehlikeleri ve önümüzde açılan başka siyasal yolları ele alacağım.
