Küba: Devrimin Yıkılmaz Kalesinin Temel Bir Sorunu
Şubat 2003’te Havana’daydım. Bir akşam yemeğinde, yaşı ilerlemiş ama zihni son derece diri bir adamın yanına oturmuştum. Sakin konuşuyordu; cümleleri ölçülü, üslubu gösterişsizdi. Siyasetten söz ediyordu, tıptan söz ediyordu, memleketlerin baskı altında nasıl ayakta kaldığından söz ediyordu. Masaya ben oturmadan önce tanıtılmış olduğundan, o an kim olduğunu bilmiyordum. Ancak çok sonra, neredeyse bir tesadüf eseri, yanımda oturan kişinin kim olduğunu fark edecek ve gerçekten şaşıracaktım: Alberto Granado’ydu. Che Guevara’nın Latin Amerika yolculuğundaki yoldaşı, doktor, devrimci; bir dönemi yalnızca yaşamamış, onun kuruluşuna doğrudan katılmış bir insan.
O akşamdan hafızamda kalan, Alberto’nun anlattığı çarpıcı anılardan çok, tek bir cümlesi oldu:
“Amed, bizim sorunumuz verimlilik.”
Küba’da duyulabilecek en şaşırtıcı cümlelerden biriydi bu. Hele de bir devrim emektarından gelince. O sırada ABD ambargosunu, ilaç sıkıntısını, yıllardır süren dış baskının gündelik hayata yüklediği ağırlığı konuşuyorduk. İlaç bulmakta zorlanıp zorlanmadıklarını sormuştum. O dönem Küba’ya giden birçok insan gibi biz de valizimizde ilaç götürmüştük. Granado teşekkür etmiş ama konuşmayı hemen başka bir yöne çevirmişti. Küba’nın merhamete değil, siyasal dayanışmaya ihtiyacı olduğunu söylemişti. “Bizi yıkmak isteyenlere karşı durmanız yeter,” dedi. “Gerisini bizim yapmamız gerekir.”
Alberto’nun iki üç kez, farklı biçimlerde tekrarladığı temel tez şuydu: Verimlilik meselesi, kapitalizmle sosyalizm arasında bir tercih sorunu değildi. Ona göre verimlilik, bir yönetim sorunuydu. “Yönetim işini burjuva işi diye kesip atarsan, sosyalizme en büyük zararı verirsin.”
Ben de ona, “Yönetim bilimleri fakültesi hocasıyım,” demiştim. Gülümseyerek, “Çok doğru bir tercih yapmışsın. Gel, Havana’da bize ders ver,” demişti.
O günden bugüne yirmi yıldan fazla zaman geçti. Washington’ın ada üzerindeki baskı politikası ise değişmedi. On yıllardır aynı çizgi korunuyor: Ekonomik baskıyı artır, toplumsal hayatı zorlaştır, gündelik yaşamı daha da kırılgan hâle getir ve sonunda siyasal çözülme bekle. Yönetimler değişiyor, söylem değişiyor, uluslararası atmosfer değişiyor ama Küba söz konusu olduğunda temel yaklaşım pek değişmiyor. Rejim değişikliği hedefi bazen açıkça, bazen örtük biçimde hep masada tutuluyor.
Bu politikanın sonucu ise ortada. ABD’nin yıllardır uyguladığı abluka, Küba’ya vaat edilen “demokrasi”yi getirmedi; yoksunluklarla boğuşulan bir yaşam üretti. Elektrik kesintileri, ulaşım krizleri, gıda ve yakıt yetersizlikleri, alım gücündeki sert düşüş, karşılaştığınız her görüntünün üzerine sinmiş bir yıpranmışlık hâli… Havana’da yürürken bunu görmemek, yirmi yıl önce de mümkün değildi. Bir yanda baş döndüren bir güzellik vardı; öte yanda yıllardır süren kuşatmanın duvarlara, sokaklara ve insan yüzlerinden yansıyan yorgunluğa bıraktığı acı izler.
Küba’nın Washington için neden bu kadar tahammül edilmez olduğunu anlamak için biraz daha geriye bakmak gerekiyor. Küba Devrimi yalnızca Batista diktatörlüğünü devirmedi. Aynı zamanda ABD’nin arka bahçesi saydığı bir coğrafyada, sosyalist bir toplumsal ve siyasal düzen kurulabileceğini gösterdi. Amerika için korkutucu olan buydu.
Batista dönemi, göstermelik egemenlikle fiilî bağımlılığın iç içe geçtiği bir dönemdi. Ekonominin ana damarları —özellikle şeker, toprak, ticaret ve turizm— büyük ölçüde ABD sermayesinin elindeydi. Siyasal düzen ise sansürle, baskıyla, şiddetle ayakta tutuluyordu. 1953’te Moncada Kışlası baskınıyla başlayıp 1 Ocak 1959’da Batista’nın kaçışıyla sonuçlanan devrim, yalnızca bir rejim değişikliği getirmedi. Meşruiyetini kaybetmiş, kokuşmuş bir düzenin çöküşüydü. Devrimci hükûmet, ülkenin kaderini Washington’ın gölgesinden çıkararak yeniden kurmaya yöneldiğinde, halka ahlaki değerleri de geri getiriyordu.
ABD çok beklemeden harekete geçti: Domuzlar Körfezi çıkarması, sabotaj girişimleri, yaptırımlar, diplomatik izolasyon… Bunların hiçbiri yalnızca Havana’yı ABD sermayesi için geri kazanmak amacıyla yapılmadı. En önemli hedef, bölge ülkelerine bir mesaj vermekti: ABD’nin çizdiği çerçevenin dışına çıkmanın bir bedeli vardır, deniliyordu.
Sovyetler Birliği ayaktayken Küba, ABD saldırılarını belli ölçüde dengeleyebildi. Petrol, kredi, makine ve diplomatik koruma, adanın nefes almasını sağladı. Ancak Sovyetler dağıldığında Küba, 1990’ların “Özel Dönem”ine savruldu. Ticaret daraldı, enerji krizi derinleşti, üretim düştü, gündelik yaşam türlü güçlüklerle sürdürülemez hâle geldi. Ambargo zamanla yalnızca bir ticaret kısıtlaması olmaktan çıktı; finansman, yatırım, taşımacılık, turizm, havaleler ve kredi erişimini etkileyen çok daha geniş bir kuşatma düzenine dönüştü.
Bütün bunlara rağmen Washington hedefine ulaşamadı. Küba direndi, sosyalizm çökmedi.
Bunun nedenini anlamak aslında zor değil. Dış baskı hükûmetleri zayıflatabilir, hatta bazılarını devirebilir. Ama tarihsel hafızası güçlü, milliyetçilik duygusu diri ve uzun direniş deneyimi olan toplumlar, hayat ağırlaştı diye kendiliğinden teslim olmaz. Küba’da ABD baskısı panzehir etkisi yarattı. Sosyalist düzeni yıkmak için uygulanan baskı, antiemperyalist bilinci kuvvetlendirdi.
Buraya kadar söylediklerimden Küba’da her şey yolunda sonucu çıkarılmamalı. Direnmekle varlığını sürdürmek aynı şey değildir. Ayakta kalmakla bir toplumun gelişmesi de aynı şey değildir. Küba, sıradan yurttaşları için eğitim ve sağlık başta olmak üzere önemli toplumsal kazanımları başardı ve korudu. Olağanüstü bir emperyalist abluka altında ciddi bir dayanıklılık gösterdi. Bunu teslim etmek gerekir. Ama bunların hiçbiri üretim sorununu tek başına çözmüyor. Hiçbiri ihtiyaçların verimli dağıtımını sağlamıyor. Hiçbiri ekonomik organizasyonları esnek, işlevsel, hesap verebilir hâle getirmiyor.
İşte Granado’nun sözünü bugün hâlâ önemli kılan şey de bu. O, ABD ablukasının ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Bunun yarattığı tahribatı küçümsemiyor, tersine açıkça tarif ediyordu. Ama aynı zamanda hiçbir toplumun yalnızca ahlaki üstünlük duygusuyla, yalnızca fedakârlık çağrısıyla, yalnızca tarihsel haklılıkla ayakta kalamayacağını da belirtiyordu. “Adalet, ahlaki doğruluk kadar örgütlenme ister. Eşitlik, kararlılık kadar kurumsal kapasite ister. Egemenlik, slogan kadar yönetebilme becerisi ister,” diyordu.
Üstelik bunu söylerken piyasacı bir teslimiyet diline şiddetle karşı çıkıyordu. Daha basit ve daha net bir şey söylüyordu: Kötü yönetim, en haklı davaları bile tüketebilir. Verimsizlik, en onurlu projeleri bile zamanla aşındırabilir. Bir toplumun siyasal meşruiyeti ne kadar güçlü olursa olsun, gündelik hayat işlemediğinde, kaynaklar doğru kullanılmadığında, kurumlar hantallaştığında bunun bedelini en çok halk öder.
Bugün Küba’ya bakanların önemli bir kısmı iki klişe arasında gidip geliyor. Bir taraf, bütün resmi “başarısız sosyalizm” diye okuyup yaptırımları tali bir ayrıntı gibi göstermeye çalışıyor. Diğer taraf ise adayı yalnızca bir direniş sembolü olarak görüyor; içerideki sorunları konuşmayı neredeyse politik bir zaaf sayıyor. Oysa gerçek hayat bu kadar kolay sınıflandırılamıyor. Bir ülke hem dışarıdan kuşatılıyor olabilir hem de içeride kötü yönetiliyor olabilir. Bir devrim hem tarihsel olarak meşru olabilir hem de yıllar içinde ciddi kurumsal tıkanmalar yaşayabilir.
Bunu söylemek, Küba’ya haksızlık etmek değil; tam tersine, onu ciddiye almak demektir.
Yıllar sonra The Motorcycle Diaries filmini kızımla birlikte izlerken Granado’yu yeniden gördüm. Filmin sonunda kısa süreliğine ekrana geldi. Kızım o zaman on üç yaşındaydı. “Alberto benim arkadaşımdı,” dedim. Onu görünce ayağa kalkıp alkışladım. Bunun elbette kişisel bir tarafı vardı. Ama biraz da şundandı: Bazı insanlar, tek bir cümleyle koca bir tarihi ve tartışmayı berraklaştırır.
Granado 2011’de öldü. Bana Havana’da o akşam söylediği o söz hâlâ aklımda: “Amed, bizim sorunumuz verimlilik.”
Bugün Küba için söylenebilecek en dürüst şey belki şu: Ambargo bir suçtur, ama her şeyi açıklamaz. İçerideki yönetim sorunları gerçektir, ama emperyalist kuşatmadan bağımsız ele alınamaz. Küba’nın daha yaşanabilir bir geleceğe ihtiyacı varsa, bunun yolu ne yalnızca direniş söyleminden geçiyor ne de piyasaya teslimiyetten. Çözüm, emperyalist saldırının son bulduğu; içeride ise akılcı, esnek ve verimli işleyen bir yönetim anlayışının ekonominin genelinde inşa edildiği bir düzendedir.
