Montella Paşa’ya Açık Mektup
Sayın Vincenzo Montella,
Size bu mektupta “Paşa” diye hitap etmek istiyorum. Bu kelimenin ne anlama geldiğini, tarihimizde nasıl bir yeri olduğunu bilmenizi isterim. Osmanlı döneminde Türkler, kendi içlerinden çıkmamış olsa bile bu ülkeye büyük hizmetleri olan, kaderini bu toprağın kaderiyle birleştiren, savaşta, siyasette, yönetimde ya da millet hayatında iz bırakan insanlara “Paşa” demişlerdir. Osmanlı toplumu için paşalık sadece askerî bir rütbe değildir. Daha çok, milletin gönlünde özel bir yere sahip olunmasına işaret eder.
Bugüne gelecek olursak, millî takımımıza emeğini, aklını, disiplinini ve yüreğini vermiş bir kişi olarak siz de bizim için bir paşasınız. Bu yüzden size “Montella Paşa” demekten hiçbir tereddüt duymuyorum.
İlk iki maç olmadı, Paşam. Çok büyük ihtimalle Dünya Kupası’na erken veda ediyoruz. Bunun acısı çok. Bu acı sadece alınan sonucun acısıyla sınırlı değil. Takımımızın son iki yıllık yolculuğunu izlemiş olan herkes, yenildiğimiz son iki maçta bütünüyle kötü bir oyun ortaya koymadığımızı gördü. Türkiye kötü oynamadı; ancak kendi potansiyeline göre yeterince iyi de oynamadı.
Buna rağmen iki maçta da rakiplerini baskı altına aldı, onları taktiklerinin ötesinde kendi sahalarına hapsetti. Karşımızdaki takımlar hiç rahat değildi. Korkuyorlardı. Her an işlerin onlar için kötüye gidebileceğini düşünerek oynadılar. Başarıları, Türkiye’nin güçlü olduğu alanlara karşı aldıkları önlemlerin sonucuydu. Kanatlardan kaleye inecek akınları kestiler. Ceza sahası çevresinden gelecek şutları engellediler. Oyunu daralttılar. Disiplinli kaldılar. Bunu başardılar. Buna rağmen direkten dönen toplar vardı. Kaleyi az farkla sıyıran şutlar vardı. Bir an olaylar başka türlü aksaydı, bugün bambaşka bir kupa hikâyesi yazıyor olabilirdik. Olmadı. Durum budur. Anlayan, anladı.
Ama futbol yalnızca skor değildir. Hele millî takım futbolu hiç değildir. Millî takım, bir ülkenin kendisi hakkında anlattığı bir hikâyedir. Bu hikâye hiçbir zaman tamamlanmaz. Bazen şan ve zafer vardır bu anlatıda. Bazen de yenilgi ve keder. Fakat bu hikâyenin kahramanlarının başı her daim dikse, mücadele varsa, inanç varsa, yenilgiler milletin hafızasında sadece bir ders olarak yazılır.
Siz bu takımla böyle bir hikâye yazdınız. Bu, olmuş bitmiş bir şeydir. Oyuncuların yalnızca yeteneklerini değil, birlikte oynama cesaretlerini de büyüttünüz. Avrupa’nın ve dünyanın karşısına çekingen bir takım değil; oyun kurmak isteyen, rakibin üstüne gitmek isteyen, sahada kendine yer açmak isteyen bir Türkiye çıkardınız. Bunun değeri bir maçla, iki maçla ölçülmez.
Ay-yıldızlı şapkayı başınıza geçirip sahaya çıkmanız da sadece bir reklam ya da sosyal medya gösterisi değildi. Dünyada başka bir millî takımın başına geçmiş yabancı bir hocanın buna benzer bir görüntüsünü hatırlamıyorum. Bu hareket, sizin bizden biri olduğunuzu anlatıyor. Bu ülkenin heyecanına milletin bir bireyi olarak katılan biri gibi hissettiğinizi gösteriyor. Millî marşımız okunurken sergilediğiniz gururlu duruşunuz da bunu gösteriyor. O anda yüzünüzde görünen şey resmî bir nezaket değil, paylaşılan bir mutluluk ve sorumluluk duygusu. Kısacası, Paşam, bizim gönlümüzde siz bir Türksünüz.
Türklük, sadece doğumla gelen bir kimlik değildir. Tarih boyunca bu millete sonradan katılan, onun kaderini kendi kaderi bilen, onunla yürüyen, onunla yıkılan ve onunla yeniden ayağa kalkan nice insan bu kimliği taşımış ve benimsemiştir.
Burada size bizim tarihimizden gelen bir kavramı da hatırlatmak isterim. Peter B. Golden’ın Türk halklarının tarihini yazarken gösterdiği gibi, Türklük biyolojik anlamda kapalı bir ırkın adı değildir. Türklük bir etnogenez, yani halk oluşumu sürecidir. Etnogenez, bir halkın tarih içinde oluşması demektir. Farklı boyların, dillerin, siyasal birliklerin, göçlerin, savaşların, ittifakların, din değiştirmelerin, ortak hafızaların ve ortak kaderlerin zaman içinde bir ad etrafında birleşmesidir. Türk adı da böyle doğmuş, böyle büyümüş, böyle yayılmıştır. Bu nedenle Türk olmak yalnızca kanla açıklanamaz. Türk olmak, belirli bir tarihsel varoluş hâlini ve bunun gerektirdiği sorumluluğu benimsemek, bir aidiyeti taşımak, o aidiyetin sevinci kadar yükünü de kabul etmektir.
Bu tarih içinde bir başka kavram daha vardır: budun. Budun, eski Türk dünyasında halk demektir; ama bugünkü anlamda yalnızca nüfus ya da kalabalık değildir. Boyların, toplulukların, yöneticilerin, savaşçıların, üreticilerin, bağlı olanların ve sadakat ilişkilerinin oluşturduğu siyasal-etnik bütündür.
Bu çerçevede eski metinlerde ve tarihsel yorumlarda bazen ak budun ve kara budun ayrımıyla karşılaşırız. Bu ayrım ten rengiyle, ırkla, biyolojiyle ilgili değildir. Eski dünyada daha çok statü, tavır, siyasal bilinç ve toplumsal konumla ilgilidir. Ak ve kara, yöneten-yönetilen sınıf ayrımına işaret eder. Bugüne taşındığında ise bunu sınıfsal ya da soysal bir ayrım olarak değil, bir ruh hâli ve tarih karşısındaki duruş olarak anlamak gerekir.
Modern Türkiye, bu uzun etnogenez sürecinin yeni ve anayasal bir devlet düzeni içindeki kurumsal bir aşaması olarak düşünülebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nde bugün yurttaşlar arasında “ak budun” ve “kara budun” gibi hukuki, resmî ya da meşru bir ayrım olamaz ve yoktur. Ancak tarihsel-toplumsal hafıza açısından bakıldığında, eski bozkır dünyasındaki bu ayrımın bazı izleri tutumlarda, siyasal ahlakta ve aidiyet biçimlerinde yaşamaya devam eder. Bu anlamda “kara budun”u bugün belirli bir sınıf, gelir grubu ya da etnik köken olarak görmek yanlış olur; onun zengini de vardır, fakiri de; okumuşu da vardır, okumamışı da. Türkü de vardır, Çerkezi de, Arnavutu da. Kara budun, halkın birliğinden, refahından ve başarısından yararlanan; fakat zor zamanlarda yönünü kaybeden, sorumluluk almaktan kaçan, umutsuzluğu çoğaltan, düşmanın yenilemeyeceğine inanan ve ortak kader duygusunu terk etmeye yatkın kitle hâlini anlatır bugün. Bu özellik, Bilge Kağan yazıtlarında o zamanların koşullarına uyan bir özellik olarak da mevcuttur. Buna karşılık “ak budun” da biyolojik ya da aristokratik bir üstünlük değil, Türk olmayı tarihsel bir sorumluluk, onur ve sadakat meselesi olarak kavramış yurttaşlık bilincidir; iyi günde de kötü günde de başı dik duran, ulusal bağımsızlığı ve Cumhuriyet fikrini yalnızca bir nimet olarak değil, korunması gereken bir emanet olarak gören toplumsal iradedir.
Bu yorum açısından Mustafa Kemal, sadece dış düşmanlara karşı değil, aynı zamanda yenilgiyi kaçınılmaz gören, mandayı çare sayan, halkın direncini küçümseyen ve teslimiyeti akılcılık gibi sunan “kara budun” eğilimlerine karşı da mücadele etmiştir. Onun cevabı bir nutukla değil, uzun bir siyasal ve askerî mücadeleyle verilmiştir. Büyük başarısı, işgal koşullarında dağılmış, yoksullaşmış ve umutsuzlaştırılmış bir toplumdan bağımsız bir Cumhuriyet çıkarabilmektir. Bu nedenle Gençliğe Hitabe de bu tarihsel tecrübenin geleceğe dönük uyarısı gibi okunabilir: kara budun eğilimi tarihin bir döneminde kaybolup gitmez; felaket zamanlarında, çıkar hesaplarında, korkuda, teslimiyetçilikte ve hatta ihanet içinde yeniden belirebilir. Mustafa Kemal’in gençliğe seslenmesi, bu nedenle “ak budun”un sürekliliğini genç kuşaklara emanet etmesidir: Cumhuriyet’i yalnızca devralmak değil, onu her koşulda bilinçle, onurla ve dirençle savunmak.
Paşam,
Bugün sizin etrafınızda da kara çalanlar olacaktır. Bu ülkede yenilgi anını bekleyen, ilk sarsıntıda dağılan, iyi günün sofrasında yer alıp kötü günün yükünü taşımayan, başarı geldiğinde alkışlayan ama zorluk geldiğinde ilk taşı atan insanlar her zaman çıkmıştır. Bunlar bazen çok yüksek sesle konuşurlar. Bazen akıl adına umutsuzluğu yayarlar. Bazen gerçekçilik adına teslimiyeti önerirler. Bazen vatanseverlik adına emeği, sabrı ve mücadeleyi küçümserler. Onlara bakıp bu milletin tamamını öyle sanmayın. Türkiye yalnızca “kara budun”dan ibaret değildir. Türkiye, zor zamanlarda susup bekleyen, sonra doğru yönde doğru sözünü söyleyen büyük bir gönül bağını da yaşar ve yaşatır.
Sizinle yürümek isteyenler her zaman olacaktır. Bu çocuklara inananlar her zaman olacaktır. Bu takımın bir iki kötü sonuçla değil, uzun bir zamanda büyüyeceğini bilenler vardır. Siz o yolculuğun hocasısınız. Daha gidecek yolumuz var. Bu iki maç olmadı. Ama bu iki maç, bütün hikâyenin ne başı ne de sonudur. Futbolda kazanmak kadar yenilgi de vardır. Tarihte de zaferler kadar yenilgiler de vardır. Milletlerin büyüklüğü yenilmemekte değil, yenilgiden sonra nasıl doğrulduklarında görülür.
Onun için sıkı durun. Dik durun. “Ak budun” sizinle.
Bu ülkenin tarihinde nice insan Türk olarak doğmuş, ama Türklüğe ihanet etmiştir. Yine bu ülkenin tarihinde nice insan Türk olarak doğmamış, ama Türklüğe büyük hizmet etmiş, bu adın şerefine şeref katmıştır. Siz bu ikinci kümedensiniz. Türk tarihine sonradan katılanların, bu millete omuz verenlerin, bu milleti kendi kaderi bilenlerin safındasınız. Bunu unutmayın.
Ay-yıldızlı şapka size çok yakışıyor. Bu millet bunu mutlulukla görüyor, sizinle gurur duyuyor. Bu duyguyu siz de yaşıyorsunuz. Bu satırları bu yüzden yazdım. Yenilgi gününde yazdım. Bizim ruhumuzda ve tarihimizde asıl sadakat, zafer akşamında değil, yenilgi sabahında ortaya çıkar.
Yolunuz açık olsun Paşam. Yolunuz açık olsun “Bizim Çocuklar”.
Tanrı sizleri korusun.
