Bir süredir cumhuriyet ile imparatorluk arasındaki fark üzerine düşünüyorum. Bugün birçok devlet, cumhuriyet adını ve anayasal kurumlarını korurken cumhuriyetçi yönetim anlayışından uzaklaşıyor. Yetki yürütmede toplanıyor, meclislerin kamu maliyesi üzerindeki denetimi daralıyor ve siyaset, ulusal sınırların ötesinde etki kurma arayışına göre şekilleniyor.
Bu değişimin en açık biçimde görülebileceği alanlardan biri kamu maliyesidir. Sınırlarının ötesinde kalıcı bir etki alanı kurmaya yönelen bir devlet, ülke içindeki ihtiyaçlarının yanı sıra askerî, siyasi ve ekonomik genişlemenin maliyetini de karşılamak zorundadır.
Fransa’nın iki Bonapartist dönemi bu ilişkiyi görmemizi sağlayabilir. I. ve III. Napolyon, yaklaşık yarım yüzyıl arayla cumhuriyetin içinden çıkarak imparatorluk rejimi kurdu. Bu iki dönem, aynı siyasi yönelimin değişen ekonomik koşullar altında nasıl finanse edildiğini karşılaştırmamıza imkân veriyor.
Napolyon’a mal edilen, ancak gerçekte 1499’daki Milano seferi sırasında Fransa Mareşali Gian Giacomo Trivulzio’ya atfedilen bir özdeyiş vardır:
Savaş için üç şey gerekir: Para, para ve yine para.
Trivulzio’nun bu sözü gerçekten söyleyip söylemediğini kesin olarak bilmiyoruz. Yine de bu özdeyiş, savaş ile maliye arasındaki ilişkiyi birkaç kelimeyle anlatır. Bir orduyu kurmanın yanı sıra onu beslemek, taşımak ve silahlandırmak gerekir. Askerleri başka topraklarda tutmak ve ele geçirilen bölgelerde düzeni sağlamak ise başlangıçtaki savaş harcamalarını sürekli bir mali yüke dönüştürür.
I. Napolyon: Savaşın savaşı finanse etmesi
Napolyon Bonapart, 9 Kasım 1799’daki 18 Brumaire Darbesi’nin ardından Birinci Konsül oldu. Fransa hukuken cumhuriyetti. Meclisler ve erkeklere tanınan genel oy hakkı varlığını koruyordu. Ancak gerçek karar merkezi Napolyon’un çevresinde oluşuyordu.
1799 Anayasası’nın kurduğu Tribunat, hükümetin hazırladığı yasa tasarılarını tartışabiliyor ancak oylayamıyor ve değiştiremiyordu. Yasama Meclisi ise bu tasarıları tartışmadan yalnızca kabul ya da reddedebiliyordu.
Bu düzen, karar gücünü büyük ölçüde Napolyon’un elinde toplasa da hükümetin bütün tasarılarının kendiliğinden yasalaşmasını sağlamıyordu. Tribunat’taki cumhuriyetçi üyelerin eleştirileri, 1801’in sonunda Medeni Kanun’un ilk tasarılarından bazılarının Yasama Meclisi tarafından reddedilmesinde etkili oldu. Napolyon, 1802’de Tribunat’taki muhalif üyeleri tasfiye etti ve kurumun üye sayısını azalttı. Siyasi etkisi kırılan Tribunat, 1807’de tamamen kaldırıldı.[1]
Kamu maliyesi de merkezden yönetilecek şekilde yeniden düzenlendi. Vergileri toplamakla görevli idare güçlendirildi ve Devrim yıllarında kaldırılmış bazı dolaylı vergiler yeniden yürürlüğe kondu.
Fransa Bankası, Napolyon’un girişimiyle bir grup bankacı tarafından 1800’de özel bir şirket olarak kuruldu. Başlangıçta bugünkü anlamda bir merkez bankası değildi. Ticari senetleri iskonto ediyor ve karşılığında banknot çıkarıyordu. Banka, 1803’te Paris’te banknot çıkarma ayrıcalığını elde etti; ülke çapında banknot çıkarma tekeline ise 1848’de sahip oldu.[2]
1803’te kabul edilen Germinal frangı, adını Fransız Devrim takvimindeki Germinal ayından alıyordu. Düzenlemeyle frangın altın ve gümüş karşılığı belirlenerek madeni paralar için ortak bir ölçü oluşturuldu. Germinal frangı mali sorunları çözmedi; ancak Devrim yıllarında sarsılan para sistemini daha öngörülebilir bir temele oturttu.
Napolyon, 1807’de Sayıştayı da yeniden kurdu. Kamu hesaplarını denetlemekle görevli bu kurum doğrudan imparatora bilgi veriyor, bağımsız bir parlamenter denetim sağlamıyordu.[3]
Napolyon’un elinde Fransa’dan toplanan vergiler ve sınırlı bir borçlanma imkânı vardı. Devrim döneminden kalan borç sorunları, Fransa’nın İngiltere kadar geniş ve güvenilir bir kamu kredisi sistemi oluşturmasını zorlaştırmıştı. İhtiyaç duyulan ek kaynaklar ise bağlı devletlerden alınan ödemelerden, savaş tazminatlarından ve işgal edilen bölgelerden sağlandı.[4]
Fransız ordularının iaşe ve barınma giderleri çoğu zaman bulundukları ülkelere yükleniyordu. Yenilen devletlerden tazminat alınıyor, bağlı krallıkların bütçeleri Fransız askerî düzeninin ihtiyaçlarına göre şekillendiriliyordu. Fethedilen bölgelerden elde edilen bazı gelirler de Napolyon’un ailesine, mareşallerine ve rejimin önde gelen isimlerine ayrılıyordu.
Ele geçirilen kaynaklar yeni seferlerin yapılmasını sağlarken genişleyen alanın korunması daha büyük ordulara ve daha uzun ikmal yollarına ihtiyaç doğuruyordu. Pierre Branda’nın hesaplamaları, fethedilen bölgelerden aktarılan kaynakların savaş giderlerinin tamamını karşılamadığını gösteriyor.[5] Rusya seferi, bu mali düzenin sınırlarını açıkça ortaya koydu.
III. Napolyon: Krediyle genişleyen imparatorluk
Louis-Napoléon Bonapart, 1848’de İkinci Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa, yeniden seçilmesine izin vermiyordu. 2 Aralık 1851’de meclisi dağıttı; bir yıl sonra III. Napolyon adıyla imparatorluğunu ilan etti.
İkinci İmparatorluk, daha gelişmiş bir mali sistem üzerinde yükseldi. Sanayileşme ilerlemiş, bankacılık büyümüş, demiryolları yaygınlaşmış ve Fransız sermayesi dış pazarlara açılmıştı. Bankalar, yatırım kredileri, şirket imtiyazları ve özel sermaye, devletin güç arayışına bağlandı.
Crédit Foncier ile Crédit Mobilier 1852’de kuruldu. Bunları yeni mevduat ve yatırım bankaları izledi. Devlet, demiryolu şirketlerine uzun süreli imtiyazlar verdi ve bazı hatların gelirlerini güvence altına aldı. Özel sermaye; demiryollarına, limanlara, madenlere ve kentsel altyapıya yönlendirildi.
Paris’in Baron Haussmann yönetiminde yeniden inşa edilmesi, bu mali düzenin en görünür örneklerinden biriydi. Bulvarlar açıldı, kanalizasyon şebekesi genişletildi, parklar yapıldı ve tren istasyonları birbirine bağlandı. Geniş bulvarlar, askerlerin ve güvenlik güçlerinin kent içinde daha kolay hareket etmesini sağladı; böylece III. Napolyon yönetiminin başkent üzerindeki denetimi de güçlendi.
Haussmann, yeni yolların çevresindeki arazileri kamulaştırıyor, altyapı tamamlandıktan sonra belediyenin elinde kalan arsaları değerlenmiş hâlleriyle müteahhitlere satıyordu. Ortaya çıkan rantın çalışmaların maliyetini azaltması bekleniyordu. Kamulaştırmanın ardından belediyeye geçen arsaların ve yıkılan yapılardan kalan malzemelerin satışından elde edilen gelirler, 1858’de kurulan Paris Bayındırlık Fonu’na aktarılıyordu.
Ancak gelirler giderleri karşılamadı. Yatırımların bir bölümü olağan bütçenin dışında; Paris Belediyesi, Crédit Foncier ve özel girişimciler aracılığıyla finanse edildi. Belediye borçlanırken ortaya çıkan rantın önemli bir bölümünü bankalar, inşaat şirketleri ve mülk sahipleri aldı.[6]
Bu yöntem, kısa vadede merkezî hazinenin yükünü hafifleterek III. Napolyon yönetimine daha geniş bir mali hareket alanı sağladı. Uzun vadede ise kentin yeniden inşasını özel sermaye için bir kazanç alanına dönüştürdü. Sokaklar, parklar ve kanalizasyon sistemi kamusal kaldı; buna karşılık kamu yatırımlarının artırdığı arazi değerinin önemli bir bölümü özel kesime geçti. İşçiler ve dar gelirli kesimler de yıkımlar ve yükselen kiralar nedeniyle kent merkezinden dış mahallelere itildi.
Bugünün büyük kentlerinde de benzer bir ilişki görülüyor. Merkezî yönetimler ve belediyeler, altyapı yatırımlarıyla büyük arazi değerleri yaratıyor. Bu değer özel sermayeye aktarılırken borçlar ve gelir garantileri kamu maliyesinin üzerinde kalabiliyor.
III. Napolyon, Kırım Savaşı’nı finanse etmek için geniş katılımlı kamu borçlanmalarına da başvurdu. Tahviller yalnızca büyük bankerler aracılığıyla değil, doğrudan tasarruf sahiplerine de sunuldu. Fransa daha sonra İtalya’da savaşa girdi; Cezayir’deki hâkimiyetini genişletti; Senegal, Hindiçin ve Kamboçya’da yeni alanlar elde etti. Meksika’da kendisine bağlı bir rejim kurma girişimi ise giderek büyüyen mali ve askerî bir yük oluşturdu. Fransa, yerel direnişin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin baskısının artması üzerine 1867’de askerlerini çekti.[7]
İmparatorluk kaynağı nasıl yaratılır?
Bir devlet, yalnızca ekonomik gücünü ve hazinesindeki parayı hesaplayarak imparatorluk kurmaya yönelmez. Cumhuriyetçi kamu maliyesinin ölçütlerine göre akla yatkın görünmeyen bir girişim, emperyalist rekabet içinde siyasi bir zorunluluk olarak kabul edilebilir.
Yukarıda özetlenen iki tarihsel örnek bugüne de ışık tutuyor. Dünya piyasasından daha büyük bir pay almak isteyen devlet vergileri artırır, borçlanır, kamu bankalarını ve özel finans kuruluşlarını harekete geçirir. Kamu-özel iş birlikleri, kredi garantileri ve bütçe dışı fonlar da bu mali düzenin parçaları hâline gelir.
Özelleştirmeler de aynı çerçevede ele alınmalıdır. Devlet; fabrikaları, limanları ve enerji tesislerini satabilir, yolların ve köprülerin işletme haklarını uzun süreliğine kiralayabilir. Böylece yıllara yayılmış bir gelir akışını, kısa vadede kullanabileceği toplu bir kaynağa dönüştürür.
Ancak bu işlemler tek başına bir imparatorluk maliyesinin varlığını kanıtlamaz. Elde edilen paranın nereye aktarıldığı, hangi harcamaları finanse ettiği ve kim tarafından denetlendiği belirleyicidir.
Küresel finansın devreye girmesi yeni bir bağımlılık yaratır. Dışarıda daha serbest hareket etmek isteyen devlet, bunun için gerekli kaynağı uluslararası bankalardan ve yatırım fonlarından sağlayabilir. Kendi sermayesinin başka ülkelere açılmasını desteklerken ülkesindeki kamu varlıklarını da yabancı sermayeye açabilir.
Kurulan etki alanlarının yeni pazarlar ve kazançlar yaratacağı, bugünkü borçların yarının gelirleriyle ödeneceği düşünülür. Tarihsel örnekler ise bu beklentinin çoğu zaman gerçekleşmediğini gösteriyor. Genişlemenin maliyeti yükselirken borçlar ağırlaşıyor ve finans çevrelerinin devlet üzerindeki etkisi artıyor.
Dünya ekonomisi zaten büyük bir borç yükü taşıyor. Uluslararası Para Fonunun verilerine göre kamu ve özel kesimin toplam borcu, dünya gayrisafi hasılasının yüzde 235’ini aşmış durumda. Küresel kamu borcunun ise 2029’a kadar dünya gayrisafi hasılasının yüzde 100’üne ulaşması bekleniyor.[8] Yeni askerî harcamalar ve nüfuz alanı mücadeleleri, bu kırılgan mali yapı üzerinde yükseliyor.
İmparatorluk girişimi, devleti finansal sistemden bağımsızlaştırmıyor. Tam tersine, krediye ve sermaye piyasalarına duyduğu ihtiyacı artırıyor. Bunun bedeli ise yeni vergiler, azalan toplumsal harcamalar ve kamu varlıklarının elden çıkarılması yoluyla yurttaşlara yükleniyor.
Bedeli kim öder?
John A. Hobson, Emperyalizm adlı eserinde İngiliz deneyiminden hareketle emperyalist siyasetin yatırımcılara kazanç sağlarken giderlerini vergi mükelleflerine yüklediğini gösterdi.[9]
Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserinde bu sürecin yalnızca yanlış yöneticilerin tercihlerine indirgenemeyeceğini ileri sürdü. Sermayenin yoğunlaşması, finans sermayesinin güçlenmesi ve sermaye ihracı, dünyayı nüfuz alanları için mücadele eden güçler arasında bölüyordu.[10]
Karatani’nin ulaştığı sonuç daha kesindir: Sermaye–ulus–devlet düzeni varlığını koruduğu sürece bir ulus-devletin imparatorluk kurma girişimi başarısızlığa mahkûmdur. Barış ve koruma iddiasıyla başlayan girişim, dünya piyasasındaki rekabetin etkisiyle emperyalist bir mücadeleye dönüşür.[11]
Bu süreç; bölgesel savaşların, daha geniş askerî çatışmaların, toplumsal ayaklanmaların ve devrimlerin önünü açabilir. Bütün bunların, daha önceki bir yazıda tartıştığımız türden bir dünya cumhuriyetinin kurulmasına doğru bir gelişme sağlayıp sağlamayacağı ise belirsizdir. Orta vadede böyle bir ihtimal pek mümkün görünmemektedir.
Kaynaklar
[1] “Senatus-Consultum for Suppressing the Tribunate, 19 August 1807.” The Napoleon Series; Sénat. “Bicentenaire du Code civil: l’élaboration.”
[2] Banque de France. “The History of the Banque de France.”
[3] Cour des comptes. “History”; “La création de la Cour des comptes, 16 septembre 1807.”
[4] Bordo, Michael D. ve Eugene N. White. “A Tale of Two Currencies: British and French Finance During the Napoleonic Wars.” The Journal of Economic History 51, no. 2 (1991): 303–316. https://doi.org/10.1017/S002205070003895X.
[5] Branda, Pierre. “Did the War Pay for the War? An Assessment of Napoleon’s Attempts to Make the Empire Self-Financing.” Napoleonica. La Revue 3, no. 3 (2008): 2–15. https://doi.org/10.3917/napo.083.0001a.
[6] Pinkney, David H. “Money and Politics in the Rebuilding of Paris, 1860–1870.” The Journal of Economic History 17, no. 1 (1957): 45–61. https://doi.org/10.1017/S0022050700009851.
[7] Greenfield, Jerome. “The Mexican Expedition of 1862–1867 and the End of the French Second Empire.” The Historical Journal 63, no. 3 (2020): 660–685. https://doi.org/10.1017/S0018246X19000657.
[8] International Monetary Fund. Fiscal Policy Under Pressure: High Debt, Rising Risks. Washington, DC: IMF, 2026; International Monetary Fund. “Global Debt Remains Above 235% of World GDP.” 17 Eylül 2025.
[9] Hobson, John A. Emperyalizm. Özgün adı: Imperialism: A Study. İlk basım: London, James Nisbet, 1902.
[10] Lenin, Vladimir İlyiç. Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması. 1917.
[11] Karatani, Kojin. Dünya Tarihinin Yapısı: Üretim Tarzlarından Mübadele Tarzlarına. Çev. Ali Karatay. İstanbul: Metis Yayınları, 2017; Karatani, Kojin. “Neoliberalism as a Historical Stage.” Global Discourse 8, no. 2 (2018): 191–207. https://doi.org/10.1080/23269995.2018.1464614.
