Savaş Varsa Savaş Karşıtlığı da Vardır: Kant’tan Karatani’ye Küresel Bir Savaş Karşıtlığı Fikri
Savaş, insanlık tarihinin en kalıcı olgularından biridir. Ancak kalıcılığı, onun doğal ya da kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, savaşın neden yeniden ve yeniden ortaya çıktığını anlamak, insan toplumsallığının hangi gerilimler üzerinde kurulduğunu düşünmeyi gerektirir. Bugün yeni savaşların bölgesel sınırları aşma eğilimi göstermesi, yalnız devletlerin dış politika tercihlerine değil, birlikte yaşamanın hangi tarihsel biçimler altında düşmanlığa dönüştüğüne de bakmayı zorunlu kılıyor. Bu nedenle savaş sorunu yalnız askeri ya da diplomatik bir sorun değildir; toplumsallığın yapısına ilişkin felsefi ve siyasal bir sorudur.
Bu soruya yaklaşmak için Kant güçlü bir başlangıç noktası sunar. Çünkü Kant, insanı ne kendiliğinden uyumlu ne de yalnızca yıkıcı bir varlık olarak kavrar. İnsan, başkalarıyla birlikte olmadan gelişemez; fakat aynı ilişki içinde rekabet, üstünlük, çıkar ve tahakküm eğilimleri de üretir. Buradan hareketle toplumsallığın iki hali arasında bir ayrım yapılabilir. İlki, insanların birlikte yaşamak zorunda olduğu ama bu birlikteliği ortak bir özgürlük düzenine dönüştüremediği “bir arada olmaz bir aradalık”tır. İkincisi ise hukukun, karşılıklılığın ve özgürlüğün zemini üzerinde kurulabilecek “bir arada olabilen bir aradalık”tır. Böylece toplumsal hayat, baştan uyumlu bir bütün değil, gerilim taşıyan bir imkan alanı olarak görünür.
Kant’ın asıl katkısı, savaşı yalnız hükümdarların ihtiraslarında ya da tek tek siyasal hatalarda aramamasıdır. Savaş, birlikte yaşama zorunluluğunun henüz ortak bir siyasal ve ahlaki biçime kavuşamamış halidir. İnsanların birbirine bağımlılığı barışın koşulu da olabilir, yıkımın zemini de. Kant’ın açtığı soru tam da budur: İnsanlık ortak bir dünyayı paylaştığı halde, neden bu ortaklığı hukuk ve özgürlük doğrultusunda değil de düşmanlık, güvenlik kaygısı ve üstünlük mücadelesi içinde yaşamaktadır? Modern savaşları anlamak için bu soru belirleyicidir. Çünkü burada savaş, istisnai bir kopuş değil, toplumsallığın çözülememiş bir biçimi olarak belirir.
Hegel bu problemi başka bir düzleme taşır. Kant’ta açık kalan gerilim, Hegel’de tarihsel ve siyasal bir bütünlük fikri içinde yeniden işlenir. Mesele artık yalnız bireylerin çatışmalı toplumsallığı değil, bu çatışmaların hangi kurumsal ve tarihsel biçim içinde yerini bulduğu sorusudur. Aile, sivil toplum ve devlet arasındaki ilişki, toplumsal hayatın dağınık çıkarlarının daha yüksek bir siyasal bütünlük içinde nasıl anlam kazandığını göstermeyi amaçlar. Bu çerçevede devlet, yalnızca düzen sağlayan bir araç değil, etik yaşamın en gelişmiş biçimi olarak belirir.
Hegel’in gücü, toplumsal çelişkiyi tarih dışı bir insan doğasıyla değil, kurumsal ve tarihsel hareket içinde düşünmesidir. Ama düşüncesinin sınırı da tam burada görünür. Devlet bu kadar merkezi hale geldiğinde, devletler arası alan da zorunlu olarak çatışmalı bir alan gibi görünmeye başlar. Devlet içinde birlik mümkün kabul edilirken, devletler arasında bunu sağlayacak daha yüksek bir siyasal düzlem bulunmaz. Böylece savaş, arızi bir sapma olmaktan çok, devletlerin varlığını ve gücünü ortaya koyduğu tarihsel bir moment gibi düşünülür. Bu, savaşın doğrudan yüceltilmesi değildir; fakat onun normalleştirilmesine açık bir kapı bırakır.
Uluslararası ilişkilerdeki realist yaklaşım, bu devlet merkezli mantığın sekülerleşmiş biçimi olarak okunabilir. Burada artık etik hayat ya da tarihsel tin dili kullanılmaz; onun yerine anarşi, güç dengesi, güvenlik ikilemi ve bekâ kavramları öne çıkar. Ama temel varsayım değişmez: uluslararası alan, daha yüksek bir ortaklığın değil, devletlerin kendi güvenliklerini ve çıkarlarını kolladığı bir düzlemdir. Bu nedenle çatışma istisna değil, sistemin olağan sonucudur. Hegel’de tarihsel ve siyasal bir kavrayış olarak ortaya çıkan devlet merkezli düşünüş, burada stratejik bir dile çevrilmiş olur. Savaş, tarihsel aklın diliyle değilse bile, yapısal zorunluluk diliyle yeniden meşrulaştırılır.
Marx bu çerçeveyi başka bir yönden kırar. Hegel’in çelişkiyi tarihsel hareket içinde düşünme gücünü korur; fakat onun kaynağını devletin etik bütünlüğünde değil, toplumsal hayatın maddi örgütlenişinde arar. Üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri ve sınıf karşıtlıkları, toplumsal düzenin gerçek belirleyicileri haline gelir. Böylece toplumsal birlik, görünüşte herkesin birbirine bağlı olduğu bir bütün olarak değil, gerçekte sömürü ve eşitsizlik üzerine kurulu antagonistik bir ilişki olarak anlaşılır. İnsanlar aynı toplumsal dünyayı paylaşırlar; ama bu dünya eşitler arasında kurulmuş bir ortaklık değil, sınıflı toplumun tarihsel biçimidir.
Bu maddi dönüşüm savaş sorununu da yeniden tanımlar. Artık savaş, fikirlerin ya da devlet iradesinin öncelikli sonucu değildir. Kapitalist toplum kendi genişlemesini, rekabetini ve birikimini sürekli büyütmek zorundadır. Bu zorunluluk yalnız pazarda değil, siyasal biçimlerde ve devletler arası ilişkilerde de etkisini gösterir. Toplum içindeki sınıf antagonizması, uluslararası düzlemde genişleme ve çatışma eğilimleri üretir. Savaş bu anlamda toplumsal düzenin dışına düşen bir olay değil, kapitalist dünyanın hareket mantığıyla bağlantılı tarihsel bir biçim haline gelir. Marx’ın asıl hamlesi, savaşın köklerini ideelerden çok toplumsal üretimin yapısında bulmasıdır.
Lenin bu hattı daha da keskinleştirir. Onun temel katkısı, savaşı kapitalizmin genel eğilimlerine bağlamakla yetinmeyip emperyalizmin tarihsel evresine yerleştirmesidir. Tekelci sermaye, finans kapital, pazar ve nüfuz alanı mücadelesi dünya ölçeğinde yoğunlaştığında, paylaşım sorunu askeri ve jeopolitik biçimler alır. Böylece emperyalist savaş, ulusal çıkar söylemleriyle perdelenmiş sermaye rekabetinin siyasal ve askeri görünümü olarak kavranır. Lenin’in teşhisi, modern savaşın maddi temelini açığa çıkarma bakımından belirleyicidir. Çünkü savaşın görünür siyasal nedenleriyle onun ekonomik ve tarihsel zemini arasındaki bağı görünür kılar.
Bununla birlikte Lenin’i kaba bir materyalist olarak okumak eksik olur. Onun düşüncesinde tarih, mekanik yasaların düz çizgisel işlemesi değildir. Kriz, sıçrama, eşitsiz gelişme ve siyasal müdahale, diyalektik bir hareketin parçalarıdır. Bu bakımdan Lenin’de güçlü bir Hegelci damar bulunduğu da söylenebilir. Ancak sınır burada başlar: savaşın açıklaması büyük ölçüde emperyalizmin ekonomik mantığı etrafında yoğunlaşırken, ulus ve devlet biçimlerinin özgül etkisi geri planda kalabilir. Oysa modern savaşlar yalnız birikim krizleriyle değil, milliyetçi seferberliklerle, aidiyet üretimiyle ve devlet aygıtlarının kendi mantığıyla da işler.
Bu sınır, sosyal demokrasinin tarihsel çöküşünde açıkça görünür. Enternasyonalizmi savunan büyük sosyal demokrat hareketler, savaş anında kendi ulusal devletlerinin yanında saf tuttular. Buradaki başarısızlık yalnız siyasal korkaklık ya da örgütsel zayıflık değildi. Daha derinde, Marxçı eleştirinin yerini giderek devletçi ve evrimci bir ilerleme fikri almıştı. Devlet, sınıf egemenliğinin tarihsel bir biçimi olarak değil, toplumsal uzlaşmanın doğal zemini olarak görülmeye başlanmıştı. Böyle olunca savaş anında belirleyici olan şey işçi sınıfının uluslararası çıkarı değil, ulusal bütünlüğün korunması oldu. Enternasyonalizm söylemde kaldı; pratik ise devlet sınırlarına çekildi.
Buradan çıkan sonuç açıktır: savaş karşıtı bir siyaset, yalnız sermaye eleştirisine dayanarak kurulamaz. Çünkü insanlar sadece maddi çıkarlar üzerinden değil, ulus, yurttaşlık, güvenlik ve aidiyet söylemleri üzerinden de seferber edilir. Aynı şekilde devlet de yalnız sermayenin pasif aracı değildir; sadakat, korku ve meşruiyet üretme kapasitesine sahip özgül bir siyasal biçimdir. Bu yüzden savaşı gerçekten kavramak için, kapitalizmin maddi eleştirisini ulus ve devlet biçimlerinin etkinliğiyle birlikte düşünmek gerekir. Tam burada Karatani’nin müdahalesi belirleyici hale gelir.
Karatani, Kant ile Marx arasında basit bir sentez kurmaz; ikisini birbirinin eksik bıraktığı noktaları görünür kılacak biçimde çapraz okur. Kant’tan evrensellik, eleştiri ve ortak bir dünya ufkunu; Marx’tan ise kapitalist toplumsal ilişkilerin maddi çözümlemesini alır. Ama bunu Hegelci bir bütünlük düşüncesine geri dönerek yapmaz. Onun asıl hamlesi, modern dünyanın yapısını sermaye, ulus ve devletin iç içe geçmiş bir düğümü olarak kavramasıdır. Böylece savaş tek bir nedene indirgenmez. Sermaye savaşın maddi zeminini üretir; ulus bu zemini duygusal ve siyasal seferberliğe çevirir; devlet ise bunu kurumsal zor ve egemenlik biçimi olarak örgütler.
Karatani’nin farkı tam burada belirir. Kaba Hegelcilik, devleti tarihsel bütünlüğün taşıyıcısı haline getirerek savaşın devletler arası mantığını olağanlaştırma riskini taşır. Dar bir Leninci yorum ise savaşın ekonomik ve emperyalist mantığını güçlü biçimde açıklasa da, ulus ve devletin özgül işleyişini ikincil hale getirebilir. Karatani, bu iki sınırı da aşmaya çalışır. Çünkü onun için modern tahakküm ne yalnız ekonomiktir ne yalnız siyasaldır. Sermaye, ulus ve devlet birbirini destekleyerek işler; bunlardan yalnız birine yönelen siyaset, diğer ikisini yeniden üretme tehlikesi taşır. Böyle bir çerçeve, savaş karşıtlığını da daha geniş bir zemine yerleştirir.
Tam burada temel önerme kurulabilir: Savaş varsa savaş karşıtlığı da vardır. Çünkü savaş bu düğümün yapısal ürünüyse, ona karşı çıkan toplumsal güçler de aynı yapının iç çelişkilerinden doğar. Savaş karşıtlığı dışarıdan gelen saf bir ahlaki ses değildir. O, savaşın yerinden ettiği, yoksullaştırdığı, disipline ettiği, milliyetçilik içinde tabi kılmaya çalıştığı ve güvenlik rejimleriyle denetlediği öznelerin içinden çıkar. Bu nedenle savaş karşıtlığı yalnız cephedeki çatışmaya değil, savaşın toplumsal önkoşullarına da yönelmek zorundadır. Sınır rejimleri, güvenlik aygıtları, göçmen karşıtlığı, milliyetçi ideoloji ve savaş ekonomisi bu önkoşulların parçalarıdır.
Bu bakış açısı, farklı ülkelerde farklı başlıklarla ortaya çıkan toplumsal muhalefet biçimlerini ortak bir ufuk içinde görmeyi mümkün kılar. Bir yerde militarizasyona karşı kitlesel barış gösterileri, başka bir yerde göçmenlere yönelik devlet şiddetine karşı direniş, başka bir yerde güvenlik siyasetinin gündelik hayata yayılmasına karşı itiraz ortaya çıkar. İlk bakışta bunlar dağınık ve birbirinden ayrı mücadeleler gibi görünebilir. Oysa hepsi aynı tarihsel yapının farklı yüzlerine çarpmaktadır. Savaş yalnız cephede yürütülmez; içeride, sınırda, kentte, emek rejiminde ve toplumsal aidiyet üretiminde de sürdürülür. Bu yüzden savaş karşıtı cephe, yalnız diplomatik bir barış çağrısı değil, sermaye birikimi, milliyetçi seferberlik ve devlet zoruna karşı ortaklaşabilen ulusötesi bir toplumsal mücadele olarak düşünülmelidir.
Bu çizgi izlendiğinde düşünsel hat da berraklaşır. Kant, toplumsallığın gerilimli yapısını gösterir. Hegel, bu gerilimi devlet merkezli tarihsel bir bütünlük içinde kavrar. Marx, çelişkinin maddi temelini sınıf ilişkilerinde bulur. Lenin, bu çatışmanın emperyalist savaşta aldığı biçimi teşhis eder. Karatani ise bütün bu hattı yeniden açarak, savaşın sermaye, ulus ve devletin müşterek ürünü olduğunu gösterir. Böylece savaş karşıtlığı da yalnız tepki veren bir duyarlılık değil, modern dünyanın iç çelişkilerinden doğan kurucu bir siyasal imkan olarak görünür hale gelir.
Bugün asıl soru, savaşın neden var olduğu kadar, savaş karşıtlığının hangi düşünsel ve siyasal zeminde yeniden kurulabileceğidir. İnsanlık ortak bir dünyayı paylaşmaya mahkûm olduğu halde, bu mahkûmiyet ya yıkıcı bir “bir arada olmaz bir aradalık” olarak yaşanacak ya da daha özgür ve karşılıklı bir ortaklığa dönüştürülecektir. Savaşın olduğu yerde savaş karşıtlığı da vardır; mesele, bu dağınık karşı çıkışları ortak bir kavrayış ve ortak bir siyasal ufuk içinde birleştirebilmektir. Burada ihtiyaç duyulan şey, ne devlet merkezli realist akıl ne de tek başına ekonomik indirgemeciliktir. Gereken, evrensel bir ortak yaşam fikrini maddi toplumsal eleştiriyle birleştiren yeni bir savaş karşıtı düşüncedir.
