Fon krizi sürerken insanların gözü ortaya çıkan servetlerin büyüklüğüne çevrildi. Rakamlar o kadar yüksek ki aynı soru sürekli soruluyor: Bir insan bu kadar parayı ne yapacak? İnsanların gözü neden doymuyor?
Bir insanın tüketebileceklerinin sonuçta bir sınırı var. Kaç evde yaşayabilir, kaç arabaya binebilir, ne kadar seyahat edebilir? Geleceğini güvence altına almak için para biriktirmek de anlaşılır bir ihtiyaç ama onun da bir sınırı var.
O halde, neden daha fazlasını isteyenler var? Yanıt basit: Servet aynı zamanda güçtür. Bu güç başkaları karşısındaki konumunuzu belirliyorsa ne kadarının “yeterli” olduğuna dair ölçü de ortadan kalkar. Tüketimin ve tasarruf ihtiyacının bir doyum noktası vardır; gücün böyle doğal bir sınırı yoktur.
Finansal kapitalizmde servet, daha fazla servet edinmenin ve rekabet üstünlüğü sağlamanın temel dayanağı olmuştur. Elinizdeki varlık arttıkça yalnızca daha zengin olmazsınız; daha önce yapamadığınız şeyleri yapabilecek ekonomik güce de kavuşursunuz.
Bir şirketin piyasa değerinin 10 milyar liradan 100 milyar liraya çıktığını düşünün. Şirketin dörtte birine sahip olan kişinin payı da 2,5 milyar liradan 25 milyar liraya yükselir. Bunu nakde çevirmeden de kullanabilir. Daha fazla borçlanabilir, başka şirketlere ortak olabilir, yeni varlıklar satın alabilir. Dün yapamadığı hamleleri bugün yapabilir.
Kapitalizmin bu son aşamasında rekabet bu yüzden kimin daha çok harcayabildiği üzerinden değil, sahip olduğu serveti ne ölçüde yeni ekonomik güce çevirebildiği üzerinden sürer. Finansal birikim arttıkça hareket alanı genişler; genişleyen hareket alanı da yeni kazançların önünü açar.
Siyaset bu ekonomik gücü büyütmenin en kolay yollarından biridir. Bir ruhsat yeni bir pazar açar, bir kamu ihalesi yıllarca gelir sağlar, bir düzenleme rakiplerin hareket alanını daraltır. Kamu kararlarını etkileyebilme gücü gelecekteki kazançları değiştirir; bu nedenle günümüz kapitalizminde siyasi nüfuz ekonomik bir değerdir.
Bu bağlamda siyaset ile sermaye arasındaki ilişki tek yönlü düşünülmemelidir. Siyasi güç bazı kesimlerin zenginleşmesinin önünü açar; büyüyen ekonomik güç ise siyasette daha fazla nüfuz kurma imkânı sağlar. Para siyasi nüfuzu, siyasi nüfuz da yeni kazançları besler. İkisi birbirini büyüten bir düzen inşa eder.
Bu düzenin üzerinde yükseldiği sanayi kapitalizminde üretim yoluyla zenginleşmenin maddi sınırları vardır. Bir sanayi kuruluşunu düşünün. Tesis kuracaksınız, insan çalıştıracaksınız, ham madde alacak, üretecek ve ürettiğinizi satacaksınız. Bütün bunlar sermaye, teknoloji, organizasyon ve zaman gerektirir.
Fabrikanın kapasitesini bir gecede on katına çıkaramazsınız. Yeni bir tesisi birkaç günde kuramaz, üretimi sınırsız ölçüde hızlandıramazsınız. Para belirleyicidir ama tek başına yetmez; emek ve zaman gerekir. Üretimin hızı fiziksel dünyanın sınırlarına tabidir. Siyasi nüfuz üzerinden elde edilen kazanç ise bu sınırlara tabi değildir.
Bu iki yol arasındaki kazanç hızı farkı sermayenin faaliyet yönünü belirler. Siyasi nüfuz daha yüksek ve daha hızlı kazanç sağlıyorsa para fabrika, teknoloji ve verimlilik yerine bu nüfuzu sağlayacak ilişkilere akar. Üretime yatırım yapmanın ekonomik motivasyonu zayıflar.
Bu durumda mülkiyet hakları ile sermaye birikimi arasındaki ilişkiyi yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Özel mülkiyetin sermaye birikimi için gerekli olduğunu söylemekle, her özel mülkiyet türünün sermaye birikimine hizmet ettiğini söylemek aynı şey değildir.
Bir mülkiyet biçimi sahibine üretime yaptığı katkıdan bağımsız olarak sürekli gelir, siyasi nüfuz ve yeni varlıklar edinme imkânı sağlıyorsa bu hakkın toplumda ne işe yaradığına bakmak gerekir. Üretim araçlarının finansal değerlere dönüştürülerek mülk edinilmesi toplumsal refahı artırmaktan çok baltalayan bir işleve sahip oluyorsa, bunların mülkiyet hakkı kapsamında savunulması da sermaye birikimi açısından tartışmalı hâle gelir.
Kısacası, iş dönüp dolaşıp toplumsallaşmış bir üretim sistemi olarak kapitalizm ile servet gücünü elinde toplamış ve bu gücü durmaksızın büyütmek için toplumdan ve hukuktan kopmuş bir plütokrasi arasındaki çelişki ve çatışmaya gelmektedir. İşin ilginç yanı, mevcut koşullar altında bu ikisinin birbirine yaslanarak varlığını sürdürmesidir. Ne var ki bu birliktelik, birikmiş toplumsal sorunları çözmeye yetecek bir ekonomik dinamizm yaratamamaktadır. Kapitalizm miadını doldurmuş durumdadır. Fakat bunu görebileceğimiz bir kamusal ortam henüz ortaya çıkmış değildir.
Şimdilik insanların doymak bilmeyen servet hırsına bakıp şaşırıyoruz. Şimdilik.
