Türkiye Bankacılığında Yeni Dönem: Normalleşme Arayışı ve Jeopolitik Şoklar
Türkiye bankacılık sektörü son birkaç yılda alışılmışın dışında bir ekonomik ortamdan geçti. Yüksek enflasyon, sert para politikası sıkılaşması, makroihtiyati düzenlemeler ve küresel belirsizlikler aynı dönemde ortaya çıktı. Bu gelişmeler bankaların bilançolarını büyüklük açısından olduğu kadar risk yönetimi anlayışı ve iş modeli bakımından da yeniden şekillendirdi.
2023 sonrasında uygulanan para politikası dönüşümü sektörün faaliyet ortamını belirgin biçimde değiştirdi. Politika faizleri hızla yükseldi, kredi büyümesine çeşitli sınırlamalar getirildi ve finansal sistem daha sıkı bir çerçeveye girdi. Bankalar bu dönemde bilanço yönetiminde daha temkinli bir yaklaşım benimsedi. Fonlama maliyetleri yükseldi, kredi büyümesi yavaşladı ve kârlılık üzerindeki baskı arttı. Buna rağmen sektör güçlü sermaye yapısını korudu.
Son aylarda finansal koşullar kademeli biçimde normalleşmeye başladı. Faiz indirimlerinin gündeme gelmesi kredi büyümesinde yeniden hareketlenme sinyalleri verdi. Bankalar bu yeni dönemde daha dengeli bir büyüme ortamına hazırlanıyor.
Akbank’ın 2025 entegre faaliyet raporunda yer alan değerlendirmeler de bu geçiş sürecini doğruluyor. Finansal koşulların sıkı olduğu dönemde fonlama maliyetleri yükseldi ve kredi büyümesi yavaşladı. Kârlılık üzerinde belirgin bir baskı oluştu. Ancak para politikası görünümünün değişmesi kredi piyasasında yeniden toparlanma beklentisini güçlendirdi.
Sektör göstergeleri bankacılık sisteminin dayanıklılığını ortaya koyuyor. Sermaye yeterlilik oranı yaklaşık yüzde 19,7 seviyesinde bulunuyor. Sorunlu kredi oranı yüzde 2,5 civarında seyrediyor. Türk lirası krediler yaklaşık yüzde 44 büyürken yabancı para krediler dolar bazında yüzde 19 artış gösterdi. Bu tablo bankacılık sektörünün bilanço dayanıklılığını koruduğunu gösteriyor.
Ancak sektörün karşı karşıya olduğu değişim yalnızca bir konjonktür meselesi değil. Daha derin bir yapısal dönüşüm yaşanıyor.
Bankacılıkta Yapısal Dönüşüm
Türkiye bankacılığı uzun yıllar kredi büyümesi odaklı bir genişleme döneminden geçti. Son yıllarda ise bankalar daha seçici ve risk odaklı bir modele yöneldi. Bu değişim kredi tahsis süreçlerinde, teknolojik altyapıda ve finansman alanlarının yapısında belirginleşiyor.
Makroihtiyati düzenlemeler ve yüksek faiz ortamı kredi tahsisinde daha sıkı bir disiplin gerektirdi. Sektörler arasındaki risk farkları daha görünür hale geldi. Bankalar kredi portföylerini değerlendirirken sektörlerin makroekonomik duyarlılığını daha ayrıntılı analiz etmeye başladı. Enerji yoğun sektörler, dış talebe bağlı üretim alanları ve yüksek finansman ihtiyacı olan şirketler daha kapsamlı incelemelerden geçiyor.
Teknolojik altyapıdaki gelişmeler bu dönüşümü hızlandırdı. Bankalar dijital teknolojileri yalnızca operasyonel verimlilik için kullanmıyor. Yapay zekâ ve veri analitiği kredi skorlama, müşteri segmentasyonu ve dolandırıcılık tespiti gibi alanlarda karar süreçlerini dönüştürüyor. Veri temelli analizler kredi riskinin daha hızlı ve daha doğru değerlendirilmesini sağlıyor.
Sürdürülebilir finansman da bankacılık sektöründe yeni bir alan açıyor. Enerji dönüşümü ve karbon düzenlemeleri kredi portföylerinin yeniden değerlendirilmesine yol açtı. Avrupa Birliği’nin sınırda karbon düzenlemesi gibi uygulamalar yüksek karbon yoğunluklu sektörleri doğrudan etkiliyor. Bu gelişmeler bankaların yenilenebilir enerji yatırımlarını ve enerji verimliliği projelerini daha fazla finanse etmesine neden oluyor.
Türkiye bankacılık sektörü tam da bu dönüşüm sürecini yaşarken küresel ekonomi yeni bir jeopolitik şokla karşı karşıya kaldı.
Enerji Şoku ve Küresel Ekonomi
ABD ve İsrail ile İran arasında başlayan savaş enerji piyasalarını hızla etkiledi. Petrol fiyatları kısa sürede 100 doların üzerine çıktı ve bazı senaryolarda 110 dolar seviyesine yaklaştı. Bu yükselişin arkasında Hürmüz Boğazı çevresinde oluşan enerji arzı riski bulunuyor. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu boğazdan geçiyor ve bölgedeki gerilim enerji akışına ilişkin risk algısını artırıyor.
Enerji fiyatlarındaki artış küresel ekonomi üzerinde birkaç kanaldan etkiler yaratıyor. Öncelikle enflasyon üzerindeki baskı artıyor. IMF hesaplamalarına göre enerji fiyatlarında kalıcı bir yüzde 10 artış küresel enflasyonu yaklaşık 0,4 puan yükseltebilir. Böyle bir gelişme merkez bankalarının para politikası kararlarını doğrudan etkiler.
Enerji maliyetleri yükseldiğinde ekonomik büyüme de bundan etkilenir. Üretim ve taşımacılık maliyetleri artar, şirketlerin kârlılığı zayıflar ve yatırım kararları daha temkinli hale gelir. Avrupa ekonomilerinde büyümenin yaklaşık 0,1–0,2 puan gerileyebileceği tahmin ediliyor. Avrupa Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olduğu için bu gelişme Türkiye ekonomisine de yansıyabilir.
Jeopolitik gerilim küresel ticaret maliyetlerini de artırıyor. Hürmüz Boğazı çevresindeki risk deniz taşımacılığı açısından önemli bir belirsizlik yaratıyor. Deniz rotalarının değişmesi ve sigorta maliyetlerinin yükselmesi ticaret maliyetlerini artırıyor.
Türkiye ekonomisi enerji ithalatına bağımlı olduğu için bu gelişmelerden güçlü biçimde etkileniyor. Petrol fiyatlarının yükselmesi cari açığı artırıyor. Enerji maliyetleri üretim ve ulaşım maliyetlerini yukarı çekiyor ve enflasyon üzerinde baskı oluşturuyor. Enerji ithalatı arttıkça döviz talebi yükseliyor ve finansal piyasalarda oynaklık artabiliyor.
Bu gelişmeler bankacılık sektörü açısından yeni risk alanları yaratıyor. Enerji maliyetlerindeki artış bazı sektörlerde kârlılığı hızla düşürebilir. Lojistik, demir-çelik, kimya, tekstil ve havacılık gibi sektörler bu maliyet artışlarından daha fazla etkilenir. Böyle bir ortamda şirketlerin kredi geri ödeme kapasitesi zayıflayabilir.
Jeopolitik riskler finansal piyasalarda oynaklığı da artırır. Küresel yatırımcıların risk algısı değiştiğinde gelişmekte olan ülkelere yönelen sermaye akımları daha dalgalı hale gelir. Bu durum bankaların bilanço yönetimini daha karmaşık hale getirir.
