Bir önceki yazıyı bitirirken Türkiye’nin son yıllarda Irak, Suriye ve Körfez’de kurduğu ilişkilere daha yakından bakacağımı söylemiştim. Türkiye’nin Kürtler, Araplar ve Türkmenlerle geliştirdiği ilişkileri, içeride başlayan yeni Kürt süreciyle birlikte değerlendirecektim. Bu sorulara geleceğim. Önce bugünkü yönelimin hangi tarihsel koşullarda ortaya çıktığını açıklamak gerekiyor.
Türkiye’nin imparatorluk yönünde attığı adımları yalnızca bugünkü iktidarın ideolojik tercihleriyle açıklamak doğru olmaz. Yeni Osmanlıcılığı birkaç siyasetçi ya da düşünürün ortaya attığı bir fikir olarak görmek de bu dönüşümü anlamayı zorlaştırır. Bu yazıda, yeni Osmanlıcılığın 1980’lerde ortaya çıkan, 1990’larda yayılan, 2000’lerde dış politika anlayışına dönüşen ve 15 Temmuz’dan sonra adı daha az zikredilse de farklı biçimlerde süren tarihsel bir süreç olduğunu ileri süreceğim.
Burada izleyeceğim yol, önceki yazıda başvurduğum Karatani’nin yaklaşımıyla uyumludur. Karatani’ye göre neoliberalizm yalnızca piyasaların serbestleştiği bir iktisat politikası dönemi değildir. Kapitalist dünya sisteminin liberal aşamadan emperyalist rekabet aşamasına geçişidir. Kurallara bağlı dünya düzeni zayıflarken güçlü devletler kendi ekonomik, askerî ve siyasal alanlarını yeniden kurmaya yönelir. Bu geçiş, merkezdeki devletler kadar yarı çevrede yükselmekte olan devletleri de yeni tercihlerle karşı karşıya bırakır. Karatani bu dönüşümü “Neoliberalism as a Historical Stage” başlıklı yazısında tarihsel döngüler içinde ele alır.
Türkiye’nin neoliberal dönemde yeniden imparatorluk geçmişine dönüp bakmaya başlaması bu anlamda tesadüf değildir.
Bu nedenle yazı dört adımda ilerleyecek: önce Cumhuriyet’in Osmanlı mirasını nasıl sınırlandırdığını, ardından 1980’lerde sermayenin dışa açılmasıyla başlayan dönüşümü, 1990’larda coğrafyanın ve toplumun yeniden siyasallaşmasını, son olarak da AK Parti-Davutoğlu döneminden 15 Temmuz sonrasına uzanan biçim değişikliğini ele alacağım.
Cumhuriyetin paranteze aldığı miras
Cumhuriyet, imparatorluk düzenine son verdi. Onun yerine egemenliğini belirli sınırlar içinde kullanan bir ulus-devlet kurdu. Bu, yüzyıllardır varlığını sürdüren imparatorluk devletinin kurumlarından çok, meşruiyetinin dayandığı ilkelerden radikal bir kopuştu. Saltanatın ve hilafetin kaldırılması, yurttaşlığın yeniden tanımlanması, hukukun laikleştirilmesi ve Türk ulusal kimliğinin kuruluşu eski rejimin sonunu ilan eden adımlardı.
Yine de Osmanlı mirası bütünüyle terk edilmedi ya da terk edilemedi. Devletin kurumlarında, idare anlayışında, toplumun hafızasında ve erken Cumhuriyet’in radikal laiklik uygulamalarına tepki gösteren muhafazakâr çevrelerde farklı biçimlerde yaşamayı sürdürdü. Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türk ve Müslüman topluluklarla ilişkisini de hiçbir zaman tamamen kesmedi. Balkanlar’daki Müslümanların, Kıbrıs Türklerinin, Irak ve Suriye’deki Türkmenlerin ya da daha uzaktaki Türk topluluklarının karşılaştıkları sorunlar Türkiye’de yalnızca başka ülkelerin iç meselesi olarak görülmedi.
Bu ilgi yayılmacı bir siyasete dönüşmedi. Cumhuriyet hükümetleri, söz konusu toplulukları Türkiye’nin topraklarını genişletmek amacıyla kullanmaktan itinayla kaçındı. Buna rağmen Türkiye’nin eski imparatorluğun ardında bıraktığı topluluklarla ilgilenmesi beklendi. Cumhuriyet, Osmanlı düzenini reddederken onun bazı sorumluluklarını üstlenmeye devam etti.
Bu nedenle bugün karşılaştığımız yönelimi geçmişten kesin bir kopuş olarak değil, uzun süre denetlenmiş köklü bir devlet anlayışının yeniden hareket kazanması olarak okumak daha açıklayıcıdır. İmparatorluk reddedilmişti, ancak ondan geriye kalan bazı ilişkiler, beklentiler ve yönetim alışkanlıkları bütünüyle terk edilmemişti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan dünya düzeni, bu mirasın siyasal bir programa dönüşmesini uzun süre engelledi. Türkiye güvenliğini Batı ittifakı içinde aradı, NATO’ya girdi ve ekonomik gelişmesini Batı merkezli kapitalist sistemle bütünleşerek sürdürmeye çalıştı. Bu anlamda cumhuriyetin sınırları içinde kalmak yalnızca ideolojik bir tercih değildi; dönemin uluslararası güç dengelerine uygun bir devlet davranışıydı.
Bu yapı 1980’lerden itibaren değişmeye başladı.
Özal dönemi: önce sermaye dışarı açıldı
Yeni Osmanlıcılığın maddi temellerini arıyorsak başlangıç noktasına Turgut Özal dönemini yerleştirmemiz gerekir. Bunun nedeni Özal’ın ayrıntılı bir imparatorluk programı hazırlamış olması değildir. Belirleyici gelişme, Türkiye ekonomisinin ve toplumunun dış dünyayla kurduğu ilişkinin değişmesidir.
24 Ocak kararlarıyla başlayan ve 12 Eylül yönetiminin ardından sürdürülen dönüşüm, ithal ikameci kalkınma modelinin yerine ihracata, dış ticarete ve uluslararası sermaye hareketlerine daha açık bir ekonomi kurmayı amaçlıyordu. Özal bu değişimin hem bürokratik hem de siyasal öncüsü oldu. Ziya Öniş’in Özal’ın ekonomik mirası üzerine çalışmasında gösterdiği gibi Türkiye, 1980’lerde neoliberal dünya ekonomisine eklemlenirken yalnızca ekonomi politikalarını değil, devletle sermaye arasındaki ilişkiyi de yeniden düzenledi.
İhracat yapan şirketler çoğaldı. Türkiye sermayesi yakın coğrafyalardaki pazarlara yöneldi. Müteahhitlik, taşımacılık, bankacılık, turizm ve dış ticaret yeni ilişki ağları yarattı. Böylece çevredeki ülkeler yalnızca güvenlik sorunlarının kaynağı olmaktan çıkıp pazar, yatırım alanı ve siyasal etki sahası olarak görülmeye başlandı.
Dış politikadaki değişimin arkasında sermayenin dışa açılması vardı. Türkiye’nin Balkanlar’a, Karadeniz’e, Kafkasya’ya ve Orta Doğu’ya ilgisi yalnızca Osmanlı geçmişinin yeniden hatırlanmasıyla açıklanamaz. Sermaye sınırların dışına çıktıkça devlet de bu yeni alanlara daha fazla yöneldi.
Bu nedenle Özal dönemindeki yeni Osmanlıcılık, bir imparatorluk rejimi kurma programından çok, Osmanlı geçmişinin bölgesel ilişkilere sağlayabileceği imkânları değerlendirme arayışıydı.
Kavramın ilk kullanımlarından biri David Barchard’ın 1985’te yayımlanan Turkey and the West adlı çalışmasında görülür. Barchard, Türkiye’nin geleceği açısından bir “yeni Osmanlı seçeneği”nden söz ediyordu. Burada kastedilen, Osmanlı sınırlarının yeniden kurulması değildi. Türkiye’nin eski Osmanlı coğrafyasındaki tarihsel ve kültürel bağlarını, sermaye birikimini desteklemek amacıyla dış politikasında daha fazla kullanabileceği düşünülüyordu.
Bu nedenle kavramın 1980’lerin ortasında ortaya çıkması tesadüf değildir. Neoliberal dönüşüm, Türkiye’nin dış dünyayla ekonomik bağlarını güçlendirmiş; Soğuk Savaş’ın çözülmeye başlaması da ülkenin hareket alanını genişletmişti. Yeni Osmanlıcılık önce bu değişimin adı oldu.
1990’lar: coğrafyanın yeniden siyasallaşması
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türkiye’nin önünde daha önce ulaşamadığı geniş bir coğrafya açıldı. Orta Asya ve Kafkasya’da bağımsız devletler kuruldu. Balkanlar, Yugoslavya’nın parçalanmasıyla savaşa sürüklendi. Irak, 1991 Körfez Savaşı’nın ardından uzun süreli bir kriz alanına dönüştü. Kürt meselesi Türkiye’nin iç sorunu olmaktan çıkarak Irak ve daha sonra Suriye’yle birlikte ele alınması gereken bölgesel bir nitelik kazandı.
Bu ortamda Türkiye’nin yalnızca Batı ittifakının güneydoğu sınırını koruyan bir ülke olarak kalması beklenemezdi. Karşısında tarihsel, kültürel ve dilsel bağlar kurabileceği yeni devletler, çözülmekte olan siyasal yapılar ve yeni pazarlar vardı. Türkiye bir taraftan Batı sisteminin parçası olmayı sürdürürken diğer taraftan çevresinde daha etkin bir konum aramaya başladı.
Yeni Osmanlıcılık tartışmasının 1990’larda yaygınlaşması bu maddi değişimin sonucuydu. Cengiz Çandar gibi Özal’a danışmanlık yapmış isimler, Türkiye’nin Osmanlı geçmişiyle barışmasını ve çevresindeki coğrafyayla daha etkin ilişkiler kurmasını savunuyordu. Çandar’ın Graham E. Fuller ile birlikte kaleme aldığı “Grand Geopolitics for a New Turkey” başlıklı 2001 tarihli yazı, bu yaklaşımın olgunlaşmış örneklerinden biridir.
Çandar ve Fuller, Türkiye’nin dış politikasının sürekli tehdit algılayan bir güvenlik anlayışından kurtulmasını istiyordu. Onlara göre Türkiye, çevresindeki gelişmeleri yalnızca sınırlarını savunarak izlememeli, içinde bulunduğu coğrafyayı biçimlendirmeye çalışan etkin bir güç olmalıydı. Osmanlı geçmişi bu yaklaşımda geri dönülecek bir rejim değil, Türkiye’ye geniş bir hareket alanı sağlayan tarihsel bir kaynak olarak görülüyordu.
Bu fikirlerin Amerika Birleşik Devletleri’nin bölge politikalarıyla örtüşmesi, onların bütünüyle dışarıdan üretildiği anlamına gelmez. Soğuk Savaş sonrasında Washington, Türkiye’nin Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu’da daha etkin olmasını destekliyordu. Türkiye hükümetleri de bu alanı kendi bölgesel ağırlıklarını artırmak için kullanmaya çalışıyordu. Beklentiler bir süre kesişti, ancak bu kesişme kalıcı bir çıkar birliği yaratmadı.
Türkiye bir yandan Batı’nın bölgesel ortağı olarak hareket ediyor, diğer yandan kendisine ait ilişki ağları kuruyordu. Sonraki yıllarda ortaya çıkacak gerilimin ilk işaretleri bu çelişkili dış politika konumlanışında bulunabilir.
Bu yüzden 1990’ları yalnızca devletin yeni coğrafyalara yöneldiği bir dönem olarak değil, devletin önünden giden toplumsal ve ekonomik ağların çoğaldığı bir eşik olarak da görmek gerekir.
Devletten önce toplumun dışa açılması
1980’lerde başlayan dışa açılma, 1990’larda daha önce görülmediği ölçüde hızlandı. Bu ivmenin arkasında yalnızca sermaye değil, toplumun farklı kesimleri de bulunuyordu. Şirketlerin yanı sıra vakıflar, yardım kuruluşları, eğitim kurumları, medya kuruluşları ve dinî topluluklar da sınırların dışında faaliyet göstermeye başladı.
Gülen hareketi bu gelişmenin en kapsamlı örneklerinden biriydi. Hareket, özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Orta Asya ve Kafkasya’da okullar, dershaneler, yurtlar, şirketler ve kültürel kuruluşlar aracılığıyla geniş bir ağ kurdu. Daha sonra Balkanlar’dan Afrika’ya, Amerika Birleşik Devletleri’nden Güneydoğu Asya’ya uzanan çok daha büyük bir örgütlenmeye ulaştı.
Bu okulları yalnızca dinî yayılmanın araçları olarak görmek doğru değildir. Okulların kurduğu ilişkiler aynı zamanda siyasal ve kültürel etki üretiyordu. Eğitim dili, bilim ve teknolojiye verilen önem, Türkçe öğretimi, yetiştirilen öğrencilerle kurulan bağlar ve iş çevreleri arasındaki ilişkiler Türkiye’ye resmî diplomasinin tek başına sağlayamayacağı bir etki alanı kazandırıyordu. Bayram Balcı’nın Gülen hareketinin Türkiye’nin yumuşak gücündeki rolünü incelediği çalışması, bu ağın özellikle Orta Asya’da nasıl işlediğini ayrıntılı biçimde gösterir.
Hareket devletin resmî bir kurumu değildi. Yine de Türkiye kökenli olması, Türkçe öğretmesi, Türkiye’deki şirketlerle ve siyasal çevrelerle ilişki kurması nedeniyle ülkenin dışarıdaki etkisini artırıyordu. 2002’den sonra AK Parti ile Gülen hareketi arasındaki ittifak, devletin diplomatik kanallarıyla sivil toplum görünümü taşıyan bu uluslararası ağların bir süre birbirini tamamlamasını sağladı.
Burada gelecekteki imparatorluk yöneliminin önemli bir özelliği ortaya çıktı. Merkez yalnızca ordu ve bürokrasi aracılığıyla genişlemiyordu. Eğitim, ticaret, medya, yardım faaliyetleri ve dinî ilişkiler de etki kurmanın araçları hâline geliyordu. Devletin doğrudan üstlenmediği bazı işler, devletle yakın ilişki içindeki toplumsal kuruluşlar tarafından yürütülüyordu.
Bu yapı uzun ömürlü olmadı. AK Parti ile Gülen hareketi arasındaki çatışma önce açık bir siyasal mücadeleye, 15 Temmuz’dan sonra ise köklü bir tasfiyeye dönüştü. Buna rağmen söz konusu deneyim ortadan kaybolmadı. Devlete, sınırların ötesinde okulların, yardım kuruluşlarının, şirketlerin ve kültürel bağların nasıl siyasal etki üretebileceğini gösterdi.
Davutoğlu: dağınık arayıştan dış politika anlayışına
Ahmet Davutoğlu’nun 2001’de yayımlanan Stratejik Derinlik kitabı, 1980’lerden beri gelişen bu arayışları daha düzenli bir dış politika anlayışı içinde birleştirdi.
Davutoğlu’na göre bir ülkenin uluslararası sistemdeki gücü yalnızca güncel askerî ve ekonomik kapasitesiyle ölçülemez. Tarihsel birikimi ve coğrafi konumu da ona belirli imkânlar sağlar. Türkiye, Osmanlı Devleti’nin ardılı olması ve Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Karadeniz ve Akdeniz havzalarının kesiştiği yerde bulunması nedeniyle sıradan bir ulus-devlet gibi davranamaz. Bu geniş coğrafyayla kurduğu ilişkileri ihmal etmesi, sahip olduğu stratejik derinliği kullanamaması anlamına gelir.
Bu düşünce, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden kurulmasını açıkça savunmuyordu. Davutoğlu “yeni Osmanlıcılık” nitelemesini benimsememiş hatta ondan uzak durmaya çalışmıştı. Yine de Türkiye’ye biçtiği rol, cumhuriyetin daha ihtiyatlı ve sınırları belirli dış politika anlayışından farklıydı. Türkiye, çevresindeki düzeni yalnızca izleyen bir devlet değil, o düzenin kuruluşunda görev alan merkezî bir aktör olacaktı. Göktürk Tüysüzoğlu’nun Stratejik Derinlik üzerine değerlendirmesi, bu yaklaşımın Osmanlı coğrafyası ile muhafazakâr bir Avrasya tasavvurunu nasıl birleştirdiğini tartışır.
AK Parti’nin 2002’de iktidara gelmesi, bu düşüncenin uygulama alanını genişletti. Davutoğlu önce başbakanlık başdanışmanı, ardından dışişleri bakanı ve başbakan olarak dış politikanın belirlenmesinde etkili oldu. Komşularla sorunları azaltma, ticareti genişletme, vize engellerini kaldırma, bölgesel anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapma ve Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardaki etkinliğini artırma arayışı bu dönemin ana unsurlarıydı.
Türkiye Suriye’yle yakınlaştı, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle ekonomik ve siyasal ilişkiler geliştirdi, Balkanlar’daki diplomatik varlığını artırdı ve Afrika’da yeni temsilcilikler açtı. Orta Doğu’daki çatışmalarda arabulucu olmaya çalıştı. Davutoğlu, 2012’de verdiği bir söyleşide komşularla sıfır sorun siyasetini çevrede barış ve güvenlik üretme amacıyla açıklıyordu.
Bu yıllarda Türkiye’nin ekonomik büyümesi, ihracat kapasitesi, inşaat şirketleri, televizyon dizileri, havayolu bağlantıları, diplomatik temsilcilikleri, yardım kuruluşları ve eğitim ağları aynı yönde hareket etmeye başladı. Daha önce ayrı ayrı gelişen ilişkiler, giderek bir bölgesel merkez olma arayışının parçaları hâline geldi.
Yine de bu dönemde bir imparatorluk rejiminden söz etmek mümkün değildir. Devlet bu yönde bütünlüklü bir program izlemiyordu. Yeni Osmanlıcılık, farklı siyasal çevrelerin farklı anlamlar yüklediği gevşek bir kavramdı: kimi zaman Osmanlı geçmişiyle barışmayı, kimi zaman çok kültürlü bir yurttaşlık anlayışını, kimi zaman da Türkiye’nin çevresindeki ülkelerde daha etkili olmasını anlatıyordu. Bu çeşitlilik, kavramın henüz sınırları belirlenmiş bir devlet doktrini olmadığını gösterir.
Liberal genişlemenin sınırları
2000’lerin ilk dönemindeki genişleme büyük ölçüde ticaret, diplomasi ve kültürel etki üzerinden ilerledi. Türkiye, çevresindeki ülkelerin egemenliğini doğrudan tartışmaya açmadan onlar üzerinde etkili olabileceğine inanıyordu. Avrupa Birliği üyelik süreci devam ediyor, Amerika Birleşik Devletleri’yle stratejik ortaklık korunuyor, aynı zamanda Rusya, İran, Suriye ve Körfez ülkeleriyle yeni ilişkiler kuruluyordu.
Bu çok yönlülük, uluslararası düzenin Türkiye’ye sağladığı hareket alanına dayanıyordu. Dünya ekonomisi büyürken sermaye, mal ve insan hareketleri genişliyor; Türkiye de bu akışların kavşaklarından biri olmaya çalışıyordu.
2010’lardan itibaren bu ortam bozuldu. Arap ayaklanmaları, Suriye savaşı, Irak’taki parçalanma, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel tercihleri, Rusya’nın yeniden güç kazanması ve Avrupa Birliği’yle ilişkilerin tıkanması, Türkiye’nin çevresindeki alanı daha çatışmalı hâle getirdi. Ticaretin ve diplomasinin yeterli olacağı varsayımı çöktü. Türkiye’nin etkili olmak istediği coğrafyalar aynı zamanda büyük güçlerin, bölgesel devletlerin ve silahlı hareketlerin mücadele alanlarına dönüştü.
Gülen hareketiyle kurulan ittifakın sona ermesi de dışarıya açılma modelinin iç yapısını sarstı. Devletin desteğinden yararlanan, ancak kendi hiyerarşisi ve devletin varlığına tehdit oluşturabilecek amaçları bulunan uluslararası bir ağ artık iktidar tarafından güvenlik meselesi olarak görülüyordu. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, bu çatışmanın en şiddetli noktası oldu.
Bu tarih, yalnızca Gülen hareketinin tasfiye edilmesi bakımından önemli değildir. Türkiye’nin dışarıdaki etkisini hangi kurumlarla ve nasıl kuracağı sorusuna verdiği cevabın değiştiği yeni bir döneme geçişin başlangıcıdır. İmparatorluk rejimine geçiş bu tarihten sonra resmiyet kazanacaktır.
Bu nedenle 15 Temmuz, dış etki kurma araçlarının sivil ve yarı özerk ağlardan daha merkezî, güvenlikçi ve doğrudan devlet denetimine bağlı bir yapıya kaydığı yapısal bir dönemeç olarak okunmalıdır.
15 Temmuz’dan sonra değişen dil
15 Temmuz’dan sonra devletin askerî, güvenlik ve diplomasi kurumları yeniden düzenlendi. Gülen hareketinin yurt dışındaki eğitim ağına karşı Türkiye Maarif Vakfı öne çıkarıldı. Devlet, daha önce sivil veya yarı özerk kuruluşların yürüttüğü bazı faaliyetleri doğrudan denetlemeye başladı. Dışarıda etki kurma işi, daha merkezî bir devlet yapılanmasının parçası hâline geldi.
Aynı dönemde “yeni Osmanlıcılık” sözü, iktidarın kendisini tanımladığı dil içindeki ağırlığını kaybetti. Onun yerine “Yeni Türkiye”, “Türkiye Yüzyılı”, “bölgesel güç”, “merkez ülke” ve “stratejik özerklik” gibi ifadeler öne çıktı. Osmanlı geçmişine yapılan göndermeler ortadan kalkmadı. Tarihsel süreklilik ve medeniyet vurgusu iç siyasette kullanılmaya devam etti. Buna karşılık dış politikadaki yönelim artık yeni Osmanlıcılık adı altında açıklanmıyordu.
Bu değişimin tek bir nedeni olduğunu ileri süremeyiz. Yeni Osmanlıcılık kavramı, iktidarın uzun süre birlikte hareket ettiği Gülen çevresiyle ve 2000’lerin liberal genişleme modeliyle ilişkilendirilmiş olabilir. 15 Temmuz’dan sonra bu dönemin dilinden uzaklaşmak, eski ittifaktan kopuşun bir parçası hâline gelmiş olabilir.
Başka bir ihtimal daha bulunuyor. “Osmanlıcılık” ve “imparatorluk” ifadelerinin Türkiye’nin çevresindeki devletlerde kuşku uyandırdığı görülmüş olabilir. Hiçbir devlet, başka bir ülkenin eski egemenlik alanına dönmesini kolayca kabul etmez. Aynı stratejiyi “ortak güvenlik”, “stratejik ortaklık”, “bölgesel sahiplenme” ve “birlikte kalkınma” kavramlarıyla anlatmak diplomatik bakımdan daha az tepki çekebilir.
Bu nedenle yeni Osmanlıcılık sözünün daha az kullanılması, bu yönelimin terk edildiğini göstermez. Düşünce daha programlı bir devlet siyasetine dönüştükçe bu tartışmalı adı kullanmak daha az gerekli görülmüş olabilir. Bunu anlamak için 15 Temmuz’dan sonra devletin içeride nasıl yeniden örgütlendiğine ve dışarıda hangi araçları öne çıkardığına bakmak gerekir.
Fikirden programa doğru
1980’den 15 Temmuz’a uzanan gelişmeyi üç aşamada özetleyebiliriz.
İlk aşamada Türkiye ekonomisi dışarı açıldı. Sermaye sınırların ötesine geçtikçe çevredeki coğrafyalar yeni pazarlar ve etki alanları olarak görülmeye başlandı. Osmanlı geçmişi, bu açılımı kolaylaştırabilecek tarihsel bir kaynak olarak yeniden hatırlandı.
İkinci aşamada Soğuk Savaş sona erdi ve Türkiye’nin çevresindeki siyasal coğrafya parçalandı. Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Irak ve daha sonra Suriye, Türkiye’nin doğrudan ilişki kurmak zorunda kaldığı alanlara dönüştü. Devletin yanında şirketler, okullar, vakıflar, yardım kuruluşları ve dinî topluluklar da bu coğrafyalarda faaliyet göstermeye başladı.
Üçüncü aşamada AK Parti iktidarı ve Davutoğlu’nun stratejik derinlik anlayışı, daha önce dağınık biçimde gelişen bu ilişkileri ortak bir dış politika çerçevesi içinde birleştirdi. Türkiye’nin çevresindeki düzeni etkileyen, anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapan ve ekonomik bağlantıları yönlendiren merkezî bir ülke olması hedeflendi.
15 Temmuz bu gelişmenin sonu değil, biçim değiştirdiği eşiktir. O tarihe kadar dışa açılmanın önemli bir bölümü ekonomik ilişkiler, diplomasi ve devletle bağlantılı sivil ağlar üzerinden ilerlemişti. Sonraki dönemde askerî güç, güvenlik kurumları ve doğrudan devlet müdahalesi daha belirleyici hâle gelecekti.
Yeni Osmanlıcılık, bu uzun dönüşümün nedeni değil, bu dönüşüme verilen erken adlardan biriydi. Onu birkaç kişinin geliştirdiği bir ideoloji olarak görmek, Türkiye’yi bu yöne iten maddi değişimi geri planda bırakır. Özal, Çandar, Gülen hareketi ve Davutoğlu aynı şeyi söylemedi; aynı siyasal projeyi de paylaşmadı. Yine de hepsi farklı dönemlerde ve farklı araçlarla Türkiye’nin cumhuriyet sınırlarının ötesinde daha geniş bir etki alanı kurabileceği düşüncesine katkıda bulundu.
Bugünkü programlı yönelim bu birikimin üzerinde yükseliyor. Bu nedenle tartışmayı yalnızca yeni Osmanlıcılık adının kullanılıp kullanılmadığına sıkıştırmamak gerekir. Daha önemli olan, Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında hangi kurumlarla, hangi coğrafyalarda ve hangi araçlarla kalıcı bir etki alanı kurmaya çalıştığıdır.
Bir sonraki yazıda Libya’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Orta Asya’ya, Körfez’den Afrika Boynuzu’na uzanan bu faaliyetlere bakacağım. Ardından Orta Doğu’ya, Suriye’ye ve Kürt meselesine döneceğim. Türkiye’nin içeride kurmaya çalıştığı yeni düzen ile dışarıda üstlenmek istediği rol arasındaki bağ, en açık biçimde bu somut müdahale ve ilişki alanlarında görülebilir.
