Paris’te bir grup liseli öğrenci polisle karşı karşıya. Arkalarındaki duvarda Fransızca bir slogan yazıyor: Vive la Révolution! Yaşasın Devrim! Bu söz, iki yüz yılı aşkın bir geçmişten bugüne uzanıyor. Fransız Devrimi’nden Paris Komünü’ne, 1968 Mayıs’ından günümüzün sokak gösterilerine kadar farklı kuşaklar aynı çağrıyı yineledi. Devrim sözcüğü her dönemde aynı anlama gelmedi. Ancak mevcut siyasal ve toplumsal düzenin artık sürdürülemez olduğu düşüncesini ifade etmeye devam etti.
Fransa’da liseli öğrencilerin başlattığı gösteriler ülke geneline yayıldı. Eğitimdeki eşitsizlikler, kamu hizmetlerindeki yetersizlikler ve polis müdahaleleri protestoların başlıca konuları arasında yer alıyor. Belçika’da sendikalar, çalışanlar ve öğrenciler hükümetin bütçe kesintilerine ve hayat pahalılığına karşı sokaklara çıktı. İspanya’da ise konut krizi, yüksek kiralar ve tahliyeler on binlerce insanı harekete geçirdi. Üç ülkede de protestoların bazıları polisle sert çatışmalara dönüştü.
Bu hareketlerin nedenleri ve talepleri birbirinden farklı. Yine de ortak bir özellik taşıyorlar. İnsanlar yalnızca belirli hükümet kararlarına karşı çıkmıyor. Yaşam koşullarını, kamusal haklarını ve geleceklerini korumaya çalışıyor. Neoliberal kapitalizmin uzun süredir aşındırdığı toplumsal güvenceler, giderek daha geniş kesimleri savunma konumuna itiyor.
Daha önce yayımladığım Cumhuriyetten İmparatorluğa? başlıklı yazı dizisinde, sermaye–ulus–devlet düzeni varlığını koruduğu sürece ulus-devletlerin imparatorluk kurma girişiminin dünya piyasasındaki rekabet nedeniyle emperyalist mücadeleye dönüşeceğini ileri sürmüştüm. Bu mücadelenin bölgesel savaşların, daha geniş askerî çatışmaların, toplumsal ayaklanmaların ve devrimlerin önünü açabileceğini de belirtmiştim. Bugün Avrupa’da yaşanan gelişmeleri bu tarihsel ilişki çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor.
Emperyalizm yalnızca devletlerin başka ülkeler üzerinde kurdukları askerî ve siyasal egemenlikten ibaret değildir. Sermaye birikiminin dünya ölçeğinde sürdürülmesi, devletleri hem dışarıda rekabete hem de içeride bu rekabetin gereklerine uygun ekonomik ve toplumsal düzenlemeler yapmaya yöneltir. Askerî harcamalar, kamu borçları, bütçe kısıtlamaları ve toplumsal hakların daraltılması bu düzenin birbirine bağlı sonuçlarıdır. Dışarıdaki güç mücadelesinin maliyeti içeride başta ücretli emekçiler olmak üzere toplumun yoksul kesimlerine yüklenir.
İmparatorluklar, sömürgecilik ve emperyalist rekabet dönemleri tarih boyunca büyük devrimlere de sahne olmuştur. Amerikan, Fransız ve Rus devrimleri birbirinden farklı koşullarda ortaya çıktı. Her biri mevcut egemenlik düzenine karşı yeni bir siyasal düzen kurmayı hedefledi.
Amerikan Devrimi, Britanya sömürge imparatorluğundan bağımsızlaşarak bir cumhuriyet kurmayı amaçladı. Fransız Devrimi, monarşik despotizme ve aristokratik ayrıcalıklara karşı yurttaş egemenliğine dayanan cumhuriyet idealini ileri sürdü. Rus Devrimi ise çarlık düzenini ve kapitalist sınıf egemenliğini ortadan kaldırarak işçi sınıfının iktidarına dayalı yeni bir devlet ve cumhuriyet kurmayı hedefledi. Bu devrimlerin siyasal idealleri kadar ulaştıkları sonuçlar da farklı oldu.
Bugün yeniden devrim çağrıları duyuluyor. Ancak geçmişteki büyük devrimlerin öncesindeki dönemlerden farklı olarak bu çağrıların ortak bir siyasal hedefi henüz belirginleşmiş değil. İnsanlar cumhuriyetin vaat ettiği hakları, özgürlükleri ve toplumsal güvenceleri korumak için harekete geçiyor. Buna karşılık bu hakları aşındıran neoliberal emperyalist kapitalizmin yerine nasıl bir siyasal toplum düzeni kurulacağı konusunda belli bir hedef ortaya konmuş değil.
Bu nedenle günümüzün protestolarını şimdilik bir toplumsal öz savunma hareketi olarak görmek gerekir. Eğitim, barınma, çalışma ve insanca yaşama hakkı etrafında gelişen mücadeleler, mevcut düzene karşı giderek daha geniş bir tepkiyi ortaya çıkarıyor. Fakat siyasal iktidarın nasıl yeniden kurulacağı, ekonomik hayatın nasıl örgütleneceği ve ulus-devletin sınırlarını aşan sorunların hangi küresel kurumlarla çözüleceği henüz yanıtlanmış sorular değil.
Önceki yazılarımda Kojin Karatani’nin dünya cumhuriyeti düşüncesini, sermaye–ulus–devlet düzeninin aşılmasına yönelik bir siyasal hedef olarak farklı bağlamlarda tartıştım. Burada aynı tartışmayı tekrarlamayacağım. Yalnızca daha önce vardığım sonucu yeniden belirtmek istiyorum: Dünya cumhuriyeti düşüncesi, günümüzün küresel sorunları karşısında tarihsel bir siyasal imkân sunuyor.
Kısacası, emperyalizmin giderek sertleşen rekabeti yeni savaşlara ve toplumsal çatışmalara yol açarken mevcut düzenin karşısına yeni devrimci talepler de çıkarıyor. Emperyalizm ile devrim arasındaki tarihsel ilişki bugün yeniden kendini gösteriyor.
Paris’teki duvarda yazan Vive la Révolution! sözü bu bakımdan günümüzün siyasal durumunu iyi anlatıyor. Devrim çağrısı farklı ülkelerde yeniden duyuluyor. İnsanlar neye karşı çıktıklarını biliyor. Ancak neyi, nasıl kuracakları konusunda henüz ortak bir siyasal iradeye sahip değiller.

