Yalçın Hoca
Yalçın Hoca’yı kaybettik. Bu ülke, aydını ciddiye alan en önemli aydınlarından birini kaybetti. O, hiçbir aydını ayrım gözetmeden ciddiye aldı. Derdi yalnızca aydınların düşüncelerini aktarmak ya da açıklamak değildi. Bir söyleşisinde, kendisini de özür dileyerek aydın olarak tanımlarken, aydını korkusuz olmakla tarif etmişti. Ona göre aydın, yanlış gördüğünü başına gelecekleri hesaplamadan söyleme cesaretine sahip olan kişiydi. Tarihin akışına müdahale hakkını kendinde gören, onu düşüncesi ve eylemiyle yorumlayan kişiydi.
Türk aydınına ilişkin yaklaşımında da benzer bir vurgu vardı. Türk aydınının düşüncesini sığ, eylemini ise derin ve güçlü bir karakter olarak kavradı. Kendi kişiliğinde göstermeye çalıştığı şey ise eylemci yanı canlı tutarken düşünceyi derinleştirmek ve zenginleştirmekti. Yalçın Küçük bir hocaydı; ama yalnızca hoca değil, aynı zamanda aydın bir hocaydı. Bilimin, bir düşünce üretme yöntemi olarak çalışma esaslarını çok geniş bir perspektiften öğrencilerine, sınıflarda ve ardı arkası gelmeyen, sürekli genişleyen külliyatında anlatmaya çalıştı.
Alışıldık olanı, kanıksanmış olanı, sorgulanmayanı aklın süzgecinden geçirip önümüze koyarken, bunların bilimsel tezler olduğunu özellikle vurguluyordu. Bilim ona göre, aklı temel alarak gerçekliği göründüğünden farklı ama olduğu gibi gösterebilme işiydi. Bu da her zaman tartışmalı olan, hiçbir zaman bitmeyecek bir arayış alanıydı. Kendi Türkçesiyle, bir erler meydanıydı. Bu meydana çıkmak, bilimsel yöntemi kullanacak kadar disiplinli olmak, gördüğünü söyleyecek kadar cesur olmak ve çıkarları hesaba katmadan, konunun göründüğünden farklı olabileceğini tezlerle ifade edebilmek demekti.
Yalçın Hoca aynı zamanda bir devrimciydi. Sosyalist bir devrimciydi. Sosyalizmi, tekellerin düzenine karşı toplumun kendi kaderini eline alması olarak anladı. Bu noktaya yalnızca Marx’ın ve Lenin’in eserlerini dikkatle okuyarak gelmedi. Yaşı ilerledikçe, tekelci kapitalizmin emperyalist eğiliminin 1990’lardan sonra dünyayı ve Türkiye’yi bir ahtapotun kolları gibi sardığını gün be gün gördü ve tespit etti. En ilginç ve en ısrarlı tezlerinden biri, emperyalizmin somut tarihsel bir süreç olarak siyonizmle birleşik bir yapı oluşturduğunu söylemesiydi. Bugün ortaya saçılan kimi ilişkiler ve ağlar, bu konudaki ısrarının neden bu kadar dikkat çekici olduğunu yeniden düşündürüyor.
Yalçın Küçük aynı zamanda bir edebiyat eleştirmeniydi. Muhteşem bir roman okuruydu. Büyük eserleri, insan hayatını zenginleştiren çok değerli varlıklar olarak görür, onların anlamlarını yorumlardı. Kötü romanlara ise tahammülü yoktu. Kötü karakterlerle, zayıf kurgusuyla, özensiz üslubuyla insanın derinliğine dokunamayan, çalakalem yazılmış ve kültür endüstrisi tarafından şişirilmiş metinlere karşı sertti. Bir keresinde, en çok satanlar arasına giren romanlardan ve kitaplardan şüphe ettiğini söylemişti. Ağır eleştirilerini de çoğu zaman bu tür yayınlara yöneltti.
Yalçın Küçük aynı zamanda çok ince ve kibar bir insandı. Polemikçiliğin bir insanı kırmak anlamına geldiğini görür, zaman zaman ağır eleştiriler yönelttiği kişilere bile, düşüncelerinden geri adım atmadan, insan olarak saygı göstermeye çalışırdı.
Bugün birçok medya kanalında onun hayatı ve eserleri listeleniyor. Ama bu anlatıların arkasında, burada anlatmaya çalıştıklarımdan çok daha fazlasını başarmış ve bunu Türkiye’ye, Türk aydınına ve Türkiye işçi sınıfına miras bırakmış bir insan bulunuyor.
Yalçın Küçük yaşıyor. Yaşayacak.
