Yazılarıma Bir Süreliğine Ara Verirken: Hakk, Right ve Yarım Kalan Bir Proje
2019 yılında Journal of Historical Sociology’de (JOHS) yayımlanan “Hakk or Right: A Veblenian Narration of the Differences between the Justice Notions in Western Europe and Turkey” başlıklı makalemden bu yana kafamda tam olarak çözümlenmemiş bir soru dönüp duruyor: Türkiye’nin dünya tarihi, özellikle de Avrupa tarihi içindeki yerini ve bu tarihlerle ilişkili özgünlüğünü nasıl anlamalıyız?
Bu soru benim için hiçbir zaman soyut bir akademik merak olmadı. Zamanla, düşünsel olarak benden geriye bir şey kalacaksa, bunun bu soruya vereceğim yanıt olacağı düşüncesine dönüştü. Bu tür bir çalışma zaman, odaklanma ve enerji ister. Çileli bir iştir. Bugün Substack kanalında yazmakta olduğum yazılarıma bir süre ara vermem, sonunda bu çileli yola girmeye karar vermiş olmamla ilgili.
JOHS makalesinde meseleye adalet kavramı üzerinden yaklaşmıştım. Batı Avrupa’da bugün Türkçeye çoğu zaman “hak” diye çevirdiğimiz kavramın arkasında right, Osmanlı ve Türkiye bağlamında ise hakk kavramı bulunuyordu. Makalede, bu farklı kavramsal köklerin farklı iktidar biçimleriyle nasıl ilişkilendiğini tartışmıştım. Amacım iki kelime arasındaki basit bir anlam farkını göstermek değildi. Bu kavramların farklı tarihsel deneyimler içinde nasıl şekillendiğini anlamaya çalışıyordum.
Yazıda savunduğum görüşlerin bir bölümü, benden önce çeşitli düşünürler ve tarihçiler tarafından farklı biçimlerde ortaya konmuştu. Batı Avrupa feodalizminin parçalı yapısı, yerel lordlukların özel tahakküm alanları, serfliğin kişisel bağımlılık biçimi, kentlerin daha güvenli bir hukuki alan açması, mülkiyetin zamanla bireysel özgürlükle ilişkilendirilmesi ve doğal haklar düşüncesinin bu koşullar içinde gelişmesi tartışmanın bir yanını oluşturuyordu.
Diğer yanda Osmanlı düzeni vardı. Burada kamu otoritesi, Batı Avrupa’daki gibi yerel aristokratik lordluklar içinde parçalanmamıştı. Yönetici sınıf sultana bağlıydı. Toprak üzerindeki nihai yetki devlete aitti. Reaya sömürülüyordu; fakat Batı Avrupa’daki serf gibi yerel bir lordun kişisel hâkimiyeti altında değildi. Adalet talebi de çoğu zaman otoriteden kaçış olarak değil, otoritenin kendi meşruiyet iddiasına uygun davranmasını isteme biçiminde dile geliyordu.
Bu çerçevede right ile hakk arasındaki fark, hukuk dilleri arasındaki teknik bir ayrım olmaktan çıkıyordu. Right, kişinin kendisini bir başkasının keyfî hâkimiyetinden koruma arzusuyla ilişkiliydi. Hakk ise adalet, düzen, doğru yönetim ve meşru otorite fikriyle birlikte varlığını sürdürüyordu. Aradaki fark yalnızca hukuk metinleri karşılaştırılarak açıklanamazdı. İnsanların hangi iktidar biçimleri altında yaşadığı, haksızlığı nasıl deneyimlediği ve adaleti hangi kurumlar içinde aradığı da dikkate alınmalıydı.
Bugün tezimi daha kısa biçimde şöyle özetleyebilirim: JOHS makalesinde, adalet kavramı üzerinden devletin oluşum sürecinin modern zamanlara geçerken iki farklı tarihsel yol izlediğini göstermeye çalışmıştım. Batı Avrupa’da modern devlet; feodal parçalanma, yerel lordluklar, özel tahakküm alanları, kentlerin yükselişi, mülkiyetin güvence arayışı ve doğal haklar düşüncesiyle iç içe gelişmişti. Osmanlı ve Türkiye bağlamında ise devlet, yerel aristokratik lordlukların tasfiyesi yoluyla değil, zaten güçlü olan merkezi kamu otoritesinin farklı tarihsel koşullar altında dönüşmesiyle şekillenmişti.
JOHS makalesinin kapanışında bunu açık bir sonuç olarak formüle etmemiş olsam da ima etmiştim: Türkiye modernliği, Avrupa modernliğinin gecikmiş ya da eksik bir tekrarı olarak anlaşılamaz. Osmanlı’dan devralınan merkezi otorite, adalet fikri, hakk anlayışı, yönetici sınıf yapısı ve devlet-toplum ilişkisi, Türkiye’de modern devletin oluşumuna özgül bir yön verdi. Bu özgüllük dikkate alınmadan yapılan karşılaştırmalar, Türkiye’yi sürekli “eksik Avrupa” olarak görme eğilimine düşer. Sorulması gereken, Türkiye’nin Avrupa’dan ne kadar geri kaldığı değil, farklı bir tarihsel devlet oluşumu sürecinde yol alarak modernliğe nasıl geçiş yaptığıdır.
Bu kapsamda yazıda iki teorik eksen öne çıkıyordu. Birincisi, yönetici sınıfların oluşumunu ve karakterini anlamak için başvurduğum Thorstein Veblen’in radikal kurumsalcılığıydı. İkincisi, kurumların maddi temelini ayırt edebilmek için kullandığım Sencer Divitçioğlu’nun Osmanlı düzenini Asya Üretim Tarzı çerçevesinde okuyan yaklaşımıydı. Yazının amacı, büyük ölçüde bu iki teorik çizgiyi bir araya getiren bir sentez kurmaktı.
Ayrıntılarına burada girmeyeceğim bu sentezin odağında, daha önce belirttiğim gibi, adalet kavramı yer alıyordu. Adalet, yönetici sınıfın yerine getirmekle yükümlü olduğu tarihsel bir koşul olarak ele alınıyordu. Yönetici sınıfın varlığını sürdürebilmesi, adaleti tesis edebilmesine bağlıydı. Osmanlı düzeninde bu yükümlülük, yöneticilerin kişisel iradelerine bırakılmış ahlaki bir tercih değildi. Yönetici olmak, adaleti tesis etmekle tanımlanan işlevsel bir konumdu. Bu ilişki, devletin yapısına yerleşmişti.
Avrupa’da ise durum farklıydı. Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra, imparatorluk döneminde zaten zayıf olan devlet oluşumu ile üst sınıfın tarihsel yükümlülüğü arasındaki bağ daha da gevşedi. İmparatorluk sonrasında ortaya çıkan yapıda adaletin nasıl sağlanacağı büyük ölçüde üst sınıfların fiilî davranışlarına ve toplumsal güç ilişkilerine bağlı hâle geldi. Bu durum, aristokrasinin adalet adına ne yaptığını ve kendi egemenliğini hangi sembolik ve kurumsal araçlarla meşrulaştırdığını Avrupa’ya özgü bir yola soktu. Avrupa’da adalet, merkezi ve yerleşik bir kamu otoritesinin işlevi olmaktan çok, toplumsal yapının iç dinamikleri içinde kurulacaktı.
Veblen bu aşamada devreye giriyordu. Avrupa aristokrasisi, kendisini serflerden ve alt sınıflardan ayrı, onur sahibi ve tanrısal düzenin temsilcisi bir sınıf olarak göstermek zorundaydı. Onur; üretici emekten uzak durma, savaşçılık, soy, gösteriş ve tüketim yoluyla kuruluyordu. Aristokratik gösteriş, üst sınıf ile alt sınıf arasındaki ayrımı görünür kılıyor; aristokratların yönetmeye layık olduklarını kanıtlamaya yöneliyordu.
Osmanlı’da ise farklı bir onur anlayışı vardı. Burada yeryüzündeki tanrısal düzeni temsil edenler soylular değil, devletti. Bu düzenin başında, adaleti kurmakla yükümlü hükümdar ve ona bağlı hareket eden devlet görevlileri bulunuyordu. Onur, toplumdan ayrışmayı ya da üst sınıfların alt sınıflardan tanrısal bir nitelikle farklı olduğu iddiasını değil, devletin topluma hizmet etme işlevini yerine getirme şerefine erişmiş olmayı ifade ediyordu. Osmanlı yönetici sınıfı açısından saygınlık; reayanın beklentilerini karşılama, adaleti sağlama ve kendisini halktan bütünüyle kopmuş aristokratik bir zümre olarak değil, adaleti koruyan bir “halk adamı” gibi gösterme eğilimiyle ilişkiliydi.
O tarihlerde elimdeki temel iktisadi kavramsal araç, dediğim gibi, Sencer Divitçioğlu’nun Asya Üretim Tarzı kavramıydı. Yukarıda özetlediğim üst sınıfın onursal farklılaşmasının iki ayrı biçimini, kaçınılmaz olarak iki farklı üretim tarzı arasındaki ayrım üzerinden okumaya çalışıyordum: Avrupa için feodal üretim tarzı, Osmanlı için Asya Üretim Tarzı.
Bu ayrım ilk bakışta açıklayıcı görünüyordu. Yine de kısa sürede bir güçlükle karşılaştım. Feodal Üretim Tarzı ile Asya Üretim Tarzı, birbirinden bütünüyle farklı iki toplumsal dünya değildi. Nitekim bazı tarihçiler bu farkın abartıldığını, Osmanlı’nın da esas olarak feodal üretim tarzı içinde ortaya çıkmış bir toplumsal oluşum olarak görülebileceğini ileri sürüyordu. Buna rağmen ortada çok belirgin kurumsal farklılıklar vardı. Bu farkı nasıl açıklamak gerekiyordu? Makalenin zayıf halkası buydu.
Bu aşamada üretim tarzı kavramını daha dikkatli düşünmem gerektiğini gördüm. Asya Üretim Tarzı üzerine daha kapsamlı bir araştırmaya yöneldiğim sırada Japon düşünür Kojin Karatani ile karşılaştım. Ne yazık ki makalem çoktan yayımlanmıştı. Karatani, çözmekte zorlandığım bilmeceye yeni bir boyut kazandırıyordu. Ona göre toplumlar arasındaki kurumsal farklılıkları anlamak için sadece üretim tarzlarına değil, mübadele tarzlarına da bakmak gerekiyordu.
Bu benim için kolay yutulacak bir lokma değildi. Radikal bir paradigma değişimi anlamına geliyordu. O güne kadar tek yazarlı olarak kaleme aldığım ciddi akademik çalışmaların arka planında hep üretim tarzı kavramı vardı. Karatani’nin önerisini kabul edersem, daha önce yazdıklarımın önemli bir bölümünü yeniden değerlendirmem gerekecekti. Belki de onları başka bir gözle yeniden yazmalıydım. Zor olan buydu. Zoru seçtim.
Bu arada JOHS makalesi, uluslararası Veblen literatüründe olumlu bir karşılık buldu. Alanın önde gelen isimlerinden Sidney Plotkin, William M. Dugger ve Phillip Anthony O’Hara beni cesaretlendiren yorumlar yazdılar. Çalışmayı sürdürmemi beklediklerini belirttiler. Özel sayılara davetli yazar olarak çağrıldım. Birkaçına yanıt verdim; fakat bu çalışmayı sürdüremedim.
O sıralarda Sabancı Üniversitesi’nde profesör olarak çalışıyordum. Üniversite radikal bir yönetim değişimi sürecine girdi. Çok sayıda eski öğretim üyesini olumsuz etkileyen kararlar alındı. Birçok öğretim üyesi okuldan ayrıldı. Ben de onlardan biriydim. Bu kriz, başka birçok şeyin yanında, devam eden çalışmama ara vermeme yol açtı.
Yeni normale geçişim yaklaşık dört yıl sürdü. 2025’ten bu yana bu projeye yeniden dönmüş durumdayım. Substack benim için bu geçişte önemli bir mecra hâline geldi. Sizlerle bir dizi yazı paylaştım. Dikkatle bakıldığında, özellikle son yazılarda yarım kalan projeme nasıl geri döndüğüm görülebilir. Son iki yazı — “Bilge Kağan’ın Bilgeliği” ve “Bugünü Anlamanın İki Yolu” — ile şu anda okuduğunuz bu üçüncü yazı, aslında yeni başlangıcın habercileri.
Önümüzdeki dönemde, sağlığım el verdiği ölçüde, başta Bilge Kağan’ın Bilgeliği başlıklı kitap çalışması olmak üzere, JOHS makalesinde geliştirmiş olduğum çerçeveyi Karatani’nin açtığı yeni yoldan yeniden formüle etmeye çalışacağım. Substack kanalında yazmakta olduğum yazılarıma bu nedenle bir süre ara veriyorum. Bunu sadece biraz dinlenmek için değil, daha çok odaklanarak çalışmak için yapıyorum.
Kendinize iyi bakın. Kitap bittiğinde, kısmetse, yeniden yazılarıma döneceğim.

