Yöneticiler Neden Felsefe Okumalıdır?
Otuz yılı aşkın süredir yöneticilere eğitimler veriyorum. Bu süreçte aynı ihtiyacı tekrar tekrar gördüm: Yönetim dünyasında bilgi bol, araç bol, model bol; buna karşılık sağlam muhakeme, ahlaki bakış ve metodolojik düşünme yetisi aynı ölçüde gelişmiş değil. Bu yüzden, “Yöneticiler neden felsefe okumalıdır?” sorusunun iş hayatındaki somut karşılığını az çok kavradığımı düşünüyorum.
Bu soruyu şimdi iş dünyasının diline çevirerek yanıtlamaya çalışayım: Bir yönetici olarak felsefe bana ne kazandırır?
Her şeyden önce felsefe düşünceyi berraklaştırır. İnsana doğru soruyu sormayı öğretir. Sorunun mahiyetini, kavramların sınırlarını ve çoğu zaman farkına varmadan benimsediğimiz varsayımları görünür kılar. Yönetim hayatında karşılaşılan pek çok sorun, bilgi eksikliğinden ziyade düşünme eksikliğinden doğar.
İkinci olarak kararların niteliğini yükseltir. Yönetici çoğu zaman eksik bilgiyle, zaman baskısı altında ve sonuçları ağır olabilecek koşullarda karar vermek zorundadır. Böyle anlarda mesele yalnızca hızlı olmak değildir; neyi bildiğini, neyi bilmediğini ve hangi noktada hükmünün eksik kaldığını ayırt edebilmektir. Felsefe işte bu tür bir zihinsel disiplini güçlendirir.
Üçüncü olarak etik bir pusula sunar. Yönetim hayatında meseleler hiçbir zaman ne siyah ne beyazdır; her zaman gridir. Yönetici sürekli iki doğru arasında, bazen de arzu edilemese de iki yanlışın arasında seçim yapmak zorunda kalır. Terfi, ücret adaleti, işten çıkarma, şeffaflık, sadakat ve sorumluluk gibi başlıklar yalnızca idari meseleler değildir. Bunlar, her koşul ve durumda ahlaki meselelerdir. Felsefe, yöneticiye sadece etkili olanı değil, doğru olanı da gözetme hassasiyeti kazandırır.
Son olarak insanı ve şirketi anlama kapasitesini derinleştirir. İnsanları ve şirketleri sadece iktisadi failler olarak görmek belki finansal kararlar alırken yeterli olabilir. Ancak yönetim işinin çok boyutlu doğasını düşünürsek bu soyutlamanın yetersiz olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Şirketler sosyal ilişkilerin kurumsallaştığı ortamlar, yani organizasyonlardır; bu nedenle otorite, meşruiyet, motivasyon ve güç ilişkileri üreten yapılardır. Felsefe, yöneticinin hem insan tabiatını hem de şirketlerin ilk elde görünmeyen gerilimlerini daha dikkatli biçimde kavramasına yardımcı olur.
Peki, yöneticiler kimleri okumalı?
Aristoteles iyi yönetimin yalnızca doğru kararlarla değil, güçlü karakter ve pratik bilgelikle mümkün olduğunu gösterir. Kant, insanı hiçbir zaman sadece bir araç olarak görmemeyi hatırlatır. Mill, kararların sonuçlarını finansal hesaplamanın ötesine geçen daha geniş bir fayda-zarar çerçevesine göre değerlendirmeyi öğretir. Machiavelli, güç, otorite ve hayatın çıplak gerçekliği arasındaki gerilimi anlamak için önemlidir. Adam Smith, çıkar ile ahlaki duyarlılık arasındaki gerilimli ilişkiyi düşünmeye çağırır. Marx, şirketlere ve üretim ilişkilerine sistemin dışından bakabilme imkânı ve cesareti verir. Hannah Arendt, düşüncesizliğin büyük bürokratik organizasyonlarda hatalara nasıl yol açabileceğini açıklar. Stoacılar ise kriz anlarında sakinliği, dengeyi, öz disiplini ve iç berraklığı korumayı öğretir.
Kısacası, bir yönetici felsefeyi bir “süs” edinmek ya da daha çok şey bilmek için değil, daha iyi hüküm vermek için okumalıdır.
Önümüzdeki günlerde, bu isimlerin yöneticilerin düşünme biçimine, karar kalitesine ve liderlik gelişimine nasıl katkı sunduğunu kısa yazılarla ele alacağım. İlk durağımız Aristoteles ve onun iyi yönetimin köklerini doğru düşüncede, ölçülü karakterde ve yerinde hüküm verme yeteneğinde aramamız gerektiğini bize gösteren düşünceleri olacak.
