Yüce ile Özgürlük Arasında: Ütopya, Nostalji ve Politik İmgelem
İnsanları harekete geçiren şey nedir?
Kaybedilmiş bir geçmişe duyulan özlem mi,
yoksa henüz kurulmamış bir geleceğe duyulan umut mu?
Bu soru genellikle siyaset biliminin alanına bırakılır. Oysa belki de asıl mesele politikanın değil, imgelemin sorusudur. Çünkü ne nostalji ne de ütopya yalnızca bir programdır. İkisi de birer anlatı, birer sahneleme, birer hayal, birer duygu rejimidir. Başka bir deyişle estetik yapılardır.
Politik hareketler yalnızca yasalar ve kurumlar üretmez; imgeler de üretir. Bayraklar, sloganlar, kahraman figürler, kayıp altın çağlar, yaklaşan kurtuluş sabahları… Bunlar programatik önermelerden önce gelir. İnsan önce görür, sonra inanır; önce duygulanır, sonra rasyonelleştirir. Politik tahayyül bu yüzden estetik bir düzlemde inşa edilir.
Ütopya da nostalji de birer zaman kurgusudur. Biri geleceği idealize eder, diğeri geçmişi. Ancak her ikisi de şimdiyi dönüştürmek ister. Bu dönüşüm çoğu zaman bir imge aracılığıyla gerçekleşir: düzenli bir ada, pırıl pırıl bir gelecek, kaybedilmiş ulusal ihtişam, fedakârlıkla yüceltilmiş devrimci bir figür.
Bu noktada Kant’ı anmak kaçınılmazdır. Çünkü Kant yalnızca bir ahlak filozofu değildir; aynı zamanda estetik kuramının kurucularındandır. Onun düşüncesinde iki kavram özellikle belirleyicidir: özgürlük ve yüce.
Kant’a göre ahlakın temeli özgürlüktür. İnsan ancak kendi aklıyla kendine yasa koyabiliyorsa — yani dış baskı, korku ya da çıkar tarafından değil, evrensel bir ilke tarafından yönlendiriliyorsa — ahlakidir. Buna otonomi, yani öz yasa koyuculuk der. Buna karşılık heteronomi, dışsal güdülere bağlılıktır: korku, gelenek, kimlik heyecanı, çıkar beklentisi. Heteronomi, ahlaki bir öznenin oluşumuna izin vermez.
Bu ayrım politik tahayyül açısından kritik önemdedir. Çünkü kitleleri harekete geçiren duygular çoğu zaman heteronomiktir. Nostalji bir kayıp duygusuna yaslanır. Ütopya ise çoğu zaman kurtuluş coşkusuna dayanır. Her ikisi de aklı askıya alabilecek bir estetik yoğunluk üretir.
Kant’ın estetik kuramında yüce kavramı da en az özgürlük kavramı kadar merkezi bir yer tutar. Yüce, bizi aşan bir büyüklük karşısında duyduğumuz hem korku hem hayranlık duygusudur. Uçsuz bucaksız bir dağ silsilesi, sonsuz bir okyanus, yıldızlı bir gökyüzü… Yüce karşısında kendimizi küçük hissederiz. Ama aynı anda aklımızın büyüklüğünü de keşfederiz. Çünkü o sonsuzluğu kavrayabilen bir bilince sahip olduğumuzu fark ederiz.
Politik hareketler de çoğu zaman bu yüce duygusuna yaslanarak kitleselleşir. Ulusal mitler, devrimci fedakârlık anlatıları, tarihsel kader söylemleri… Hepsi bireyi daha büyük bir bütünün parçası hâline getirir. İnsan, kendini aşan bir davaya katıldığında sıradanlığını yitirir. Yüce burada kolektif bir biçim kazanır.
Ancak bu duygu tehlikelidir.
Çünkü estetik coşku eleştirel mesafeyi azaltabilir. Birey, kendi aklıyla değil, büyük anlatının büyüsüne kapılarak hareket etmeye başlayabilir. Kant’ın ahlaki endişesi burada devreye girer: Eğer insan kendi aklıyla değil de duygusal bir sürüklenmeyle eylemde bulunuyorsa, özgürlüğünü yitirmiş demektir.
Bu çerçevede nostalji ve ütopya yalnızca zamanı iyi–kötü ekseninde konumlandırmaktan ibaret değildir. Her ikisi de insanı bir özgürlük sınavına tabi tutar. Ancak bu sınavın farkına çok az insan varır.
Bu yazıda, Thomas More’dan Edward Bellamy’ye, Milan Kundera’dan Trump’ın “Make America Great Again” sloganına uzanan bir çizgide, Kant’ın bu isimlerle kurgusal diyalogları üzerinden şu soruların izini süreceğiz:
İnsanları harekete geçiren estetik nedir?
Düzenin güzelliği mi?
Yücenin sarhoşluğu mu?
Kayıp bir teklik ya da bütünleşmişlik halinin hüznü mü?
Yoksa henüz doğmamış bir dünyanın çekiciliği mi?
Ve en önemlisi:
Bu estetik rejimler özgürlüğü besler mi, yoksa bastırır mı?
Thomas More: Düzenin Güzelliği
1516’da yayımlanan Utopia, siyasal bir manifesto olduğu kadar, belirli bir toplumsal düzeni “arzu edilir” bir seçenek olarak sunma girişimidir. Thomas More’un hayalî adası, tarihsel akış içinde kendiliğinden oluşmuş bir toplum değildir. Aksine, her ögesi diğerine ölçülüp biçilerek bağlanmış; aklın planladığı bir bütün gibi kurgulanmıştır.
Mekân düzenlidir. Çalışma saatleri sınırlıdır. Özel mülkiyet kaldırılmıştır. Para ortadan kalkmıştır. Eğitim yaygındır. Dinler bir arada var olabilir. Savaş küçümsenir.
Her şey yerli yerindedir.
Bu “yerindelik” duygusu rastlantı değildir. Utopia, Rönesans’ın perspektif merkezli görme ve kurma dünyasında doğar. Perspektif yalnızca resimde değil; düşüncede, mimaride ve siyasette de bir düzenleme tekniğidir: Kaotik olanı hizalar, derinliği hesaplanabilir kılar, bakışı bir merkeze toplar. More’un adası da böyle bir perspektif düzenidir; toplumsal alan geometrik bir netlikle tasarlanmıştır.
Özel mülkiyetin kaldırılması More için yalnızca ekonomik bir tercih değildir; toplumsal düzenin yapısal bir gereğidir. Mantık zinciri açıktır: Mülkiyet farklılık üretir; farklılık çatışma doğurur; çatışma düzensizliğe yol açar. O hâlde çözüm radikaldir: Farklılığın kaynağını ortadan kaldırırsak, çatışma da sona erer.
Böylece suç azalır. Yoksulluk ortadan kalkar. Zenginlik paylaşılır. İnsanlar boş zamana kavuşur. Kültür ve eğitim gelişir.
Bu tabloyu okurken insanda bir estetik huzur duygusu uyanır. Çünkü düzen aynı zamanda estetik bir kategoridir: Simetri rahatlatır; ölçü güven verir; homojenlik karmaşayı azaltır.
Kant ve More Adalet ve Ahlak Üzerine Tartışyorlar
Kant More’a şu soruyu sorarak tartışmayı başlatır:
“Bu kadar ayrıntılı planlanmış bir düzen özgürlüğü gereksiz kılar mı?”
More kendinden emin bir tonla cevap verir:
“Tam tersine. Özgürlüğü mümkün kılıyoruz. Özel mülkiyetin olduğu yerde insan ihtiyaçlarının kölesidir. Yoksulluk suç ve korku üretir. Mülkiyeti kaldırarak insanı zorunluluktan kurtarıyoruz; çalışma saatlerini sınırlayarak boş zaman yaratıyoruz; eğitimle aklı geliştiriyoruz. Bu baskı değil, özgürlüğün toplumsal koşullarını kurmaktır.”
More’un yanıtı güçlüdür. Ona göre özgürlük, adaletin tesis edildiği bir dünyada mümkündür. Açlık ve eşitsizliklerin hüküm sürdüğü bir toplumda “öz yasa koyuculuk” soyut bir idealdir. Önce maddi adalet gerekir.
Kant ise temkinlidir:
“Adalet olmadan özgürlük zayıftır, doğru. Ama özgürlük yalnızca iyi düzenlenmiş bir sistem içinde rahat etmek değildir. Özgürlük, bireyin yasayı kendi aklıyla onaylamasıdır. Yasa rasyonel olabilir. Peki birey o yasaya gerçekten katılıyor mu, yoksa yalnızca uyuyor mu?”
More’a göre yasa ortak aklın ürünüdür. Toplum birlikte karar verir. Ancak ada kapalı bir mekândır: sınırları çizilmiştir; hayat düzenli biçimde akarken plandan sapmalar en aza indirilmiştir.
Kant soruyu keskinleştirir:
“Uyum ile özerklik arasındaki farkı koruyabiliyor musunuz? İnsanlar erdemli oldukları için mi uyumlular, yoksa sistem uyumu zorunlu kıldığı için mi?”
Gerilim tam burada düğümlenir.
Kant, “başka türlü bir dünyanın mümkün olduğu” fikrinin özgürlüğü genişlettiğini kabul eder. Fakat şu uyarıyı da ekler: Eğer “başka türlü olma” hâli baştan tanımlanmış ve tamamlanmış bir yaşam biçimi olarak sunulursa, özgürlüğün alanı daralabilir. Çünkü bireyin eleştirel katkısına ve kendi yasasını kurma imkânına daha az yer kalır.
Bu nedenle Utopia yalnızca adil bir düzen tasarımı değildir; aynı zamanda estetik güzellik ile özgürlük arasındaki gerilimi görünür kılan bir düşünce deneyidir. Adanın kusursuzluğu ile bireyin özerkliği arasındaki ince çizgide durur.
Ve belki de geriye şu soru kalır:
Düzenin güzelliği, özgürlüğün önkoşulu mudur —
yoksa onun en zarif biçimde bastırılışı mı?
Edward Bellamy: Geleceğin Mutlu Dünyası
1888’de Amerika’da yayımlanan Looking Backward, ütopyayı mekândan zamana taşır. Thomas More’un kapalı adası artık yoktur; onun yerini tarihsel bir sıçrama alır. Julian West adlı genç bir adam 1887 Boston’unda derin bir uykuya dalar ve 2000 yılında uyanır. Uyandığında öğrendiği ilk şey şudur: Kapitalizm tarihe karışmıştır.
Bellamy’nin dünyasında rekabet yoktur. Özel sermaye ortadan kalkmıştır. Herkes “ulusal sanayi ordusunun” bir üyesidir. Üretim merkezi biçimde planlanır; tüketim eşit olarak dağıtılır. Çalışma süresi sınırlıdır, emeklilik güvence altındadır. Kültür ve eğitim kamusaldır. Toplum büyük bir organizma gibi işler.
Bellamy’nin temel vaadi açıktır:
Altın çağ geçmişte değil, gelecektedir.
Bu, nostaljinin tersyüz edilmiş hâlidir. Kaybedilmiş bir altn çağa dönmek yerine henüz kurulmamış bir umuda doğru ilerlemek… Bu nedenle Bellamy’nin ütopyası yalnızca siyasal değil, aynı zamanda modernisttir. İçinde endüstriyel bir güven duygusu vardır: planlama iyi, organizasyon ise ahlaki bir erdem gibi sunulur.
Bu estetik, 19. yüzyıl sonunun teknik iyimserliğiyle yakından bağlantılıdır. Demiryolları, fabrikalar, telgraf hatları… İnsan aklı doğayı düzenleyebiliyorsa, toplumu da düzenleyebilir. Gelecek tasarlanabilir.
Bellamy’nin Boston’u neredeyse cam ve çelikten yapılmış bir bilinç gibidir: şeffaf, rasyonel, pürüzsüz. Herkes sistemin bir parçasıdır; ama bu “parça” olmak sorunlu br durum değil, onur verici bri ayrıcalıktır. Çünkü herkes eşittir.
More’un ütopyası gibi kapalı bir ada da değildir bu dünya, tarihin içinden yükselen bir “aşama” olarak varılmış bir son durak gibidir. Kapitalizmin çelişkileri tarihin çöplüğüne atılmış; yıkıcı rekabet yerini iş birliğine bırakmış; insanlık daha yüksek bir varoluş düzeyine ulaşmıştır.
Kant ve Bellamy Tartışıyor
Kant bir yorumla söze girer:
“İnsanlığın ilerleyebileceğini ben de düşünüyorum. Hatta çatışmalar bile uzun vadede hukuki ve ahlaki olgunluğa katkı sağlayabilir. Fakat ilerleme bir doğa yasası değildir; garanti edilmiş değildir. Ahlak, tarihin mekanik akışından doğmaz.”
Bellamy itiraz eder:
“Ben de kaçınılmaz bir doğa yasasından söz etmiyorum. Kapitalizmin çelişkileri kendi mantığı içinde çözüldü. Rekabet yerini iş birliğine bıraktı. İnsanlık daha rasyonel bir aşamaya ulaştı. Bu, tarihsel bir olgunlaşmadır.”
Kant burada ince bir ayrım yapar:
“Olgunlaşma ile zorunluluk arasında fark vardır. Eğer sisteminiz tarihin kaçınılmaz sonucuysa, özgürlük nerede devreye girer? Ahlaki değer, zorunlu olanda değil, seçilmiş olanda ortaya çıkar.”
Bellamy’nin dünyasında plan kusursuz görünür. Üretim düzenlidir, tüketim dengelidir. Çatışma en aza indirilmiştir.
Kant bu kez başka bir noktadan hareket eder:
“Kamusal akıl nerede? Yurttaşlar yalnızca iyi işleyen bir sistemin üyeleri mi; yoksa o sistemi sürekli sorgulayan ve dönüştüren özneler mi? Benim için Aydınlanma, insanın kendi aklını kamusal olarak kullanma cesaretidir.”
Bellamy yanıtlar:
“Benim düzenimde kimse aç değil, kimse sömürülmüyor. İnsanlar kültüre ve eğitime zaman ayırabiliyor. Akıl ilk kez gerçek anlamda özgürleşiyor. Plan, aklın zaferidir.”
Kant duraksar ve ekler:
“Plan aklın ürünü olabilir. Ama aklın kullanımı ile aklın kurumsallaşması aynı şey değildir. Eğer düzen o kadar mükemmelleşmişse ve eleştiriye ihtiyaç kalmamışsa, akıl kamusal işlevini yitirir. Ahlaki ilerleme yalnızca verimlilik değildir; özerk yargının canlı kalmasıdır.”
Kant bu kez daha temel bir soru yöneltir:
“Çatışmayı ortadan kaldırmak istiyorsunuz. Oysa insan doğasında ‘toplumsal olmayan toplumsallık’ da vardır: İnsan hem birlikte yaşamak ister hem de ayrışmak. Bu gerilim ilerlemenin motorudur. Eğer bu gerilimi tamamen bastırırsanız, ilerlemeyi de durdurmaz mısınız?”
Bellamy hafifçe gülümser:
“Ben gerilimi bastırmıyorum; adaletsizliği ortadan kaldırıyorum. Çatışmanın kaynağı eşitsizlikti. Eşitlik sağlandığında gereksiz sürtüşmeler de azalır.”
Kant son bir ihtiyat notu düşer:
“Eşitlik değerlidir. Ama özgürlük yalnızca sürtüşmenin yokluğu değildir. Özgürlük, farklı düşünme cesaretidir. Sistem itirazı anlamsızlaştıracak kadar uyumlu oldu diyorsanız, belki mutluluk vardır; fakat ahlaki özerklik bastırılmış olabilir.”
Milan Kundera: Ütopyanın Kitsch’i, Nostaljinin Tuzakları
20. yüzyıl, ütopyanın bedelinin ödendiği bir yüzyıldır. Devrimler, faşist devletler, totaliter rejimler, ideolojik saflaşmalar… Geleceğe adanmış büyük projeler, milyonlarca hayatın içinden geçerek ilerlemiştir. Bu tarihsel deneyimden sonra ütopya umut ile kolyaca eşitlenemez olmuştur. Ütopyalardan bahsedenlerden şüphe duyulmaya başlanmıştır.
Milan Kundera işte bu yeni ortamın yazarıdır.
Onun romanlarında büyük anlatılar arka planda bir karanlık bir fon gibi durur; ön planda ise bireyin zayıflıkları, hafızasının parçalı yapısı ve ironinin mesafesi vardır. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde devrimci coşkuya kapılan insanlar için kullandığı ifade çarpıcıdır: “Cennete giden yolun heveslileri.”
Bu söz öyle hafif bir söz değildir. İçinde tarihsel bir trajedinin inkar edilemeycek ağırlığı saklıdır.
Kundera’ya göre ütopya çoğu zaman politik bir kitsch üretir. Kitsch, onun terminolojisinde yalnızca “kötü zevk” değildir; karmaşıklığı ve çelişkiyi dışlayan, sulu gözlülüğü yücelten, kolektif duygusallığı kutsayan bir estetik rejimdir. “İnsanlığın büyük yürüyüşü”ne dair saf ve sorgusuz bir inanç… İroniye tahammül edemez; şüpheyi ihanet sayar.
Politik kitsch’in temel iddiası şudur:
Dünya çatışmasız bir gül bahçesidir ya da öyle olmalıdır.
Oysa hayat çelişkilerle doludur. İnsan aynı anda hem cesur hem korkak olabilir; hem sadık hem hain olabilir; hem umutlu hem umutsuz olabilir. Kitsch ise bu çokluğu kabul etmez. Ütopya “yeni insan”ı tasarlar: çelişkilerden arındırılmış, tek bir rolü üstlenen saf bir özne… Tehlike bu soyutlamada gizlidir: insanın çoğulluğunu tek bir kimliğe sıkıştırmak.
Kant ile Kundera Sohbet Ediyor
Kant söze girer:
“Sizin politik kitsch dediğiniz şeyi anlıyorum. Duygusal birliktelik bireyin yargısını askıya alabilir. Oysa ahlak, öznenin kendi aklıyla yasa koymasıyla mümkündür. Özgürlük ilkesiz var olamaz.”
Kundera karşılık verir:
“Tam burada ayrılıyoruz. ‘İlke’ dediğiniz şey, çoğu zaman mutlaklık iddiasına dönüşür. İnsanlar ‘doğru’ adına birbirlerini ezmeye başlar. Ben büyük doğruların tarihsel sonuçlarını gördüm.”
Kant itiraz eder:
“Doğrunun kötüye kullanılması, doğrunun kendisini geçersiz kılmaz. Evrensel yasa olmadan ahlak çöker. Eğer her şey perspektiften ibaretse, zulmü hangi ölçüte göre eleştireceğiz?”
Kundera sakin ama ısrarlıdır:
“Belki de sorun, mutlak bir ölçüt arayışıdır. İnsan çelişkilidir; roman bu çelişkiyi korur. Büyük sistemler ise onu düzleştirir. Ben ‘insanlık’ fikrini değil, somut insanı korumak istiyorum.”
Kant hatırlatır:
“Fakat insanı korumak için de bir ilkeye ihtiyacınız var. ‘İnsan araç değildir’ demek bile evrensel bir iddiadır.”
Kundera yanıtlar:
“Evet, ama ben bunu bir sistem olarak değil, bir hassasiyet olarak savunurum. İroni bu yüzden önemlidir: Kendimizi bile mutlaklaştırmamamızı sağlar.”
Kant temkinlidir:
“İroni sürekli hâle gelirse sorumluluk zayıflamaz mı? Sürekli mesafe eylemi askıya almaz mı? Ahlak yalnızca kuşku değil, karar da gerektirir.”
Kundera:
“Karar gerektirir; ama kesinlik gerektirmez. Büyük anlatılar kesinlik ister. Kitsch bu kesinliğin estetiğidir: ‘Herkes aynı duyguyu paylaşmalı’ der. Oysa insan aynı anda hem inanan hem kuşkulanan bir varlıktır.”
Kant son bir soru yöneltir:
“Şüphe özgürlüğün parçasıdır. Ama evrensel ilke olmadan özgürlük yönsüz kalmaz mı? Eğer her hakikat iddiası tehlikeliyse, adalet talebini neye dayandıracağız?”
Kundera cevap verir:
“Belki de adalet, bir ilkenin katı uygulanması değil, sorgulanabilirliğin tanınmasıdır. Büyük gelecek projeleri insan bireyini devre dışı bırakır. Ben bireyin üzerine bindirilen ağırlığı azaltmak istiyorum.”
Kant ise şunu savunur:
“Ben insanın ciddiyetini korumak istiyorum. Özgürlük hafiflik değil, sorumluluktur. Herkes ironik mesafede olaylara uzak kalırsa, zulme karşı kim ayağa kalkacak?”
Kundera soruyu tersine çevirir:
“Peki, herkes mutlak doğrular adına ayağa kalkarsa, kim hayatta kalacak?”
Bir sessizlik olur.
Gerilim burada berraklaşır:
Kant için sorun şudur:
Evrensel ilke olmadan ahlak mümkün değildir.
Kundera için sorun şudur:
Evrensel ilke iddiası çoğu zaman trajedi üretir.
MAGA: Nostaljinin Görsel Rejimi
“Make America Great Again.”
Dört kelime.
Bir zaman kurgusu, bir kimlik anlatısı ve güçlü bir estetik kompozisyon.
Bu sloganın gücü programatik ayrıntılarında değil, imgesel yoğunluğundadır. “Again” — yeniden. Bu tek kelime görünmeyen bir geçmişi varsayar: Bir zamanlar büyük olunmuştur; sonra bir düşüş yaşanmıştır; şimdi ise geri dönüş mümkündür.
Burada nostalji yalnızca bir duygu değil, bir sahnelemedir.
Kırmızı şapka — MAGA şapkası — neredeyse bir sanat nesnesi gibi kutsanır. Basit bir seri üretim ürünü olmasına rağmen bir sembole, hatta bir tabu nesnesine dönüşür. Kırmızı dikkat çekicidir; görsel olarak bağırır. Bireyi kalabalık içinde görünür kılar. Aynı zamanda güçlü bir aidiyet işareti olarak çalışır: “Ben buradayım” der; “bizdenim” der.
Bu, nostaljinin görselleşmiş hâlidir.
Geçmiş, imgeler üzerinden yeniden kurulur: güçlü sanayi, sağlam aile yapısı, ulusal birlik, sıkı sınırlar… Ancak bu geçmiş seçicidir. Irksal eşitsizlikler, sınıfsal çatışmalar, emperyalist müdahaleler bu tablonun dışına itilir. Nostalji, karmaşıklığı ve olumsuzlukları ayıklayarak geçmişi “özlemin sade sahnesi”ne dönüştürür.
Bu sadeleştirme estetik bir işlemdir.
Tam da Kundera’nın “kitsch” dediği şeye yaklaşır: Ulusal gurur anları kitleleri duygusal bir coşkuya sürükler; kolektif bir duygudaşlık üretilir; birey, kitlenin ruhu içinde erir. “Kaybettik” duygusu yoğunlaştırılır. Kaybın nedenleri basitleştirilir; anlaşılır hâle getirilir; işaret edilecek hedefler belirginleşir. Ortaya çıkan tablo, öfke, hüzün ve korkuyu aynı anda uyandıran güçlü bir görsel anlatıdır. Bu yönüyle, tam anlamıyla estetik bir deneyim sunar.
Kant ile Trump “Büyüklük” Üzerine Tartışıyorlar
Trump söze başlar:
“Make America Great Again. İnsanlar kaybettiklerini geri istiyor: işlerini, saygınlıklarını, güvenliklerini. Bu doğal değil mi? Bir lider kendi halkının çıkarını savunmayacaksa ne yapacak?”
Kant yanıt verir:
“Bir hükümetin yurttaşlarını koruması elbette görevidir. Ben de cumhuriyetçi bir düzeni savunurum. Ancak bir ilkenin ahlaki olup olmadığını anlamak için şu soruyu sormalıyız: Bu ilke herkes için geçerli olabilir mi?”
Trump karşılık verir:
“Her ülke kendi çıkarını savunur. Bu evrensel bir gerçektir.”
Kant ayrım yapar:
“Çıkar savunmak ile üstünlük iddia etmek aynı şey değildir. Eğer ‘bizim büyüklüğümüz’ başkalarının küçülmesini gerektiriyorsa, bu ilke evrenselleştirilemez. Evrensel yasa ayrıcalık tanımaz.”
Trump hafifçe gülümser:
“Ben ayrıcalık istemiyorum. Sadece ulusumun güçlü olmasını istiyorum. İnsanlar aidiyet ister: bayrak, tarih, gelenek… Bunlar toplumu bir arada tutar.”
Kant temkinlidir:
“Topluluk sevgisi gayrimeşru değildir. İnsan yalnızca birey değil, aynı zamanda yurttaştır. Fakat yurttaşlık, başkalarını araçsallaştırma hakkı vermez. Eğer bir grubun refahı başka grupların dışlanmasına dayanıyorsa, insanlık ilkesini ihlal edersiniz.”
Trump itiraz eder:
“İnsanlar korkuyor. Sınırlar belirsiz, ekonomi güvensiz, kültür değişiyor. Onlara güven vermek zorundayım.”
Kant cevap verir:
“Korku siyasal bir duygudur. Fakat ahlak korkuya dayanmaz. Yurttaşlarınızı kayıp ve tehdit duygusuyla harekete geçiriyorsanız, onları özgür özneler olmaktan çıkarıp duygusal tepkiler veren varlıklara indirgersiniz.”
Kısa bir sessizlik olur.
Trump meseleyi estetik bir düzleme taşır:
“İnsanlar büyük bir hikâyenin parçası olmak ister. Güçlü bir ülke, güçlü bir ordu, büyük bir ekonomi… Bu onlara gurur verir.”
Kant düşüncelidir:
“Yüce duygusunu anlıyorum. Ben de yıldızlı gökyüzü karşısında insanın kendini aşan bir büyüklükle yüzleştiğini yazdım. Ama estetik yüce ile siyasal yüce aynı şey değildir. Doğa karşısında duyulan yüce, insanın ahlaki aklını hatırlatır. Siyasal yüce ise bazen bireyi kolektif bir bedende eriterek eleştirel mesafeyi zayıflatabilir.”
Kant son cümlesini beklemeden ekler:
“Ulusal dayanışma ile evrensel ahlak zorunlu olarak çelişmez. Ama dayanışma, insanlık ufkunu daraltmamalıdır. Eğer büyüklük iddiası başkalarını araç hâline getiriyorsa, bu ahlaki bir ilke değil, estetik bir büyüdür.”
Eleştirilebilen Ütopya
Gelin bu sonu olmayan tartışmayı şimdilik şöyle kapatalım: Ütopya olmadan ilerlemeyi tahayyül etmek zordur. İnsan ancak “başka türlü olabilir” diyebildiğinde mevcut düzenin dışına çıkar. More’un adası, Bellamy’nin geleceği, devrimci ikonografiler… Hepsi birer hayal gücü ürünüdür: Mevcut olanın zorunlu olmadığını gösterirler.
Ama eleştirilemeyen ütopya tehlikelidir. Çünkü mükemmellik arzusu farklılaşmayı yani çoğulluğu bastırabilir. Düzen estetiği özgürlüğü daraltabilir. Yüce, bireyi kolektif bir bedene girmeye zorlayabilir. Nostalji, hafızayı seçici hâle getirip geçmişi steril bir sahneye çevirebilir.
Kundera’nın ironisi bu yüzden önemlidir. İroni, büyük anlatıya mesafe koyar; çatlakları görünür kılar; kitsch’i teşhir eder. Fakat salt ironi de yetmez: Yalnızca mesafe üretir, yön vermez; büyüyü bozar ama yerini neyin alacağını söylemez.
Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey Kantçı bir denge fikridir:
Umut ile eleştiri arasında.
Yüce ile özgürlük arasında.
Birlik olma arzusu ile çoğulluk bilinci arasında.
Kant’ın uyarısı hâlâ günceldir: İnsan hiçbir zaman yalnızca araç değildir. Özgürlük olmadan ahlak yoktur.
Politik hayal gücü estetik bir güçtür: imgelerle çalışır, duygularla beslenir, sahneler kurar. Ama nihai seçim estetik değil, etik bir karardır:
Hayalimiz bizi özgürleştiriyor mu,
yoksa büyülüyor mu?
Soru budur . . .
